Son Güncellemeler Sayfa 2 Yorumları Göster/Gizle | Klavye Kısayolları

  • admin 10:51 - 20 April 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , blog rss, siyuu   

    Siyuu – Don’t Forget Blogging 

    Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığımız bloglara yönelik yeni içerik eklemeye teşvik edici servisimiz artık hazır.

    Siyuu.com bloglarına ilgi göstermeyen, domain çöplüğü yaratan, herşeyini sosyal medyada paylaştıkça kendi blogunu unutan insanlara bir tokat niteliğinde çarpan bir servistir. Bilindiği üzere sosyal medya kelimesinin keşfi ve hızla yayılmasıyla birlikte her yıl dünyada Kıbrıs Adası büyüklüğünde blog yok olmakta. Aslında sosyal medyanın kalbini oluşturan içerik merkezleri olan bloglar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. İçerik olmazsa Twitter, Facebook, Google, Friendfeed, Quup, Pinterest, Tumblr gibi servisler de yok olur. İçeriğin kökünü kaybetmeyelim, bloglarımızı yalnız bırakmayalım, onları sevelim.

    Siyuu.com ise bloglara geri dönüş çağını başlatan, bloglarınıza yeni içerik eklemeniz için size yardımcı olacak bir arkadaşınız, bir dostunuzdur. Siz blogunuzu unuttukça size mail atacak, içerik önerilerinde bulunacak, ilgi alanlarınıza göre takip edebileceğiniz yeni blogları size sunacak. Blogunuza yeni içerikler yazdıkça sizi onurlandıracak, yazmadıkça hiç acımadan suratınızın ortasına tokadı yerleştirecek ve hemen ardından ıslık çalarak olay yerinden uzaklaşacak bir servistir.

    Her ne kadar Beta sürecini tamamlamış olsak da ilk 15 günlük süreç aslında bizim için güzel bir deney alanı olacak. Çünkü sizden gelecek geri bildirimler, eklenecek blogların kategorileri, etiketleri, yeni yazı ekleme süreleriniz gibi veriler servisin yapay zekasına büyük bir anlam katacak ve her geçen gün daha zeki olacak.

    Bu arada siyuu.com için emek veren herkese teşekkür ederim. Başlangıçta bu fikrin oluşmasını sağlayan Batuhan İçöz‘e, tasarım için Eren Can‘a, yazılım için Bilge Öz‘e, fikrin gelişmesine destek veren, Halit Altunterim, Şirzat Aytaç, Nazmi Yılmaz, Oğuzhan Selçuk Bülbül, Mehmet Akif Tütüncü ve şuan adı aklıma gelmeyen, fikirleri ile siyuu.com ‘u coşturan herkese teşekkürü bir borç bilirim.

     
    • Ayhan 10:04 - 11 Mayıs 2012 Permalink

      Ağabey, sistemi sevdim. Yakında geleceğim yanınıza ama facebook sisteminde sorun mu var?

    • admin 13:40 - 15 Mayıs 2012 Permalink

      Facebook Login sistemindeki sorun giderildi.

    • Burak Üçüncü 18:39 - 12 Haziran 2012 Permalink

      Ölmeye yüz tutmuş blogculuğu tekrar diriltmek adına güzel hareket :)

    • admin 21:26 - 12 Haziran 2012 Permalink

      Dirilteceğiz bakalım inşallah.

  • admin 18:43 - 27 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: Ashley Crow, Britt Robertson, Cassie, Claire, gençlik dizisi, Hayden Panettiere, Heroes, Prison Break, Secret Circle   

    Claire vs. Cassie 

    Heroes diye bir dizi vardı hatırlar mısınız? Çok iyi başlayan ve güncel olarak takip ettiğim bana göre çok iyi bir diziydi. 2. sezon Amerikan Senaryo Yazarları Birliği’nin yaptığı grevle birlikte gümbürtüye giden, bir daha da kendini zor toparlayan kısmetsiz bir dizi olarak tarihin tozlu raflarında yerini almıştı. İlk sezonunun başarısıyla birlikte 2. sezondan sonra dizinin içerisindeki karikatürlerin de ayrıca bir çizgi dizi olarak sunulacağı açıklanmıştı. Bu mükemmel bir haberdi. Fakat o dönem grev bir çok diziyi etkilediği gibi (Bakınız: Prison Break) bu dizi de 2. sezonu 11 bölümle tamamlamak zorunda kaldı. Ve grev bittikten sonra senaryo olmadan hiç bir dizi olmayacağını kanıtlayan senaristler sayesinde beli bükülen Heroes ekibi çizgi diziyi iptal ettiklerini ama 3. sezona başlayacaklarını duyurmuşlardı.

    3. sezon büyük bir senaryo aksamasıyla başladı, derken konuyu toparlanması zor olmuştu. 4. sezona kadar anca oturmuştu senaryo, bunun için yeni bir çok karakter, yeni konular ilave edilmişti, çok da güzel gidiyordu ama ana konudan çok uzaklaşmaları, bir çok açık (gizemli) konuyu kapatmadan yeni konular açmaları canımızı sıkmıştı. 4. sezon 19. bölümde öylesine bitti. Hem üzüldük, hem bitti diye sevindik…

    Şimdi karşımızda Secret Circle diye bir dizi var. Aslında baktığınızda Heroes ile birçok ortak noktası var. Başrol çıtır hatun karakterlerinin birbirlerine benzemesini geçtim, Heroes’ta Claire’in (Hayden Panettiere) annesi Sandra Bennet (Ashley Crow) bu sefer karşımızda Cassie’nin (Britt Robertson) anneannesi Jane Blake olarak karşımızda.

    Hem oyuncuların benzerlikleri hem de yine anne / anneanne olarak aynı evde olmaları ister istemez Heroes dizisini anımsatmaya başladı bana. Zaten senaryoda da ortak konular var. İki dizide de gençlerin aileleri güçlerini kullanmamaya başlamış, eskiden büyük bir olay olmuş, çocuklarını korumaya başlıyorlar. Büyüklerden hala kötülüğe devam eden var, gençlere yardım eden var. Sadece bu güçler birinde özel yetenek olarak kullanılabilirken, diğerinde özel güç olarak kullanılabiliyor.

    Hayden Panettiere mi daha güzel yoksa Britt Robertson mı daha güzel ben karar veremedim. Ama ikisinin de oyunculuk yetenekleri bana göre çok kötü. Bu yüzden “gençlik dizisi” damgası yiyiyorlar. Ama Heroes’u izledim, güzel bir diziydi. Şimdi de Secret Circle’a başladık bakalım, inşallah sonu benzemez ve izlenmeye değer bir dizi çıkar ortaya.

     
    • krsnsk 19:17 - 27 Şubat 2012 Permalink

      Hayden daha bi çıtır sanki?

    • Şüheda 19:41 - 09 Mart 2012 Permalink

      Bence Britt Robertson daha güzel.Ama buraya koyduğun fotoğrafta Hayden daha güzel çıkmış çünkü Hayden burada makyajlı ve fotoğrafın kalitesi diğerine göre daha iyi.

    • Ozan 12:00 - 25 Mart 2012 Permalink

      Hadi hayırlısı güzel bir tespit olmuş

  • admin 17:03 - 23 February 2012 Permalink | Cevapla  

    Her gece yatakta neler oluyor? 

    Eğer henüz bir çocuk sahibi değilseniz bol bol uyuyun, bu sizin son şansınız olabilir. Size çocuk yapmayın demiyorum, sadece 3-4 yıl uyuyamayacaksınız ne var bunda? Değmez mi sence?

    Biz her gece aşağıdaki görseller gibiyiz. Ezgi uyanıyor, zırlıyor, yanımıza alıyoruz. Ne kadar uykusu olsa da yanımızda olduğu için uyumak yerine son enerjisiyle bizle oynamak istiyor.

    Şimdi kimse yok efendim biz yatağımıza almıyoruz, yok bizim çocuğumuz uyuyor bizi hiç rahatsız etmiyor gibi laflar etmesin. Her çocuğun anne-babasını delirtecek bir mevzusu mutlaka vardır. Siz de başka şeyden yakınırken biz ona gülüyor olabiliriz… Önce bu konuda bir anlaşalım… Anne – Baba arasında yatan çocuklar büyüyünce şöyle olur böyle olur gibi nasihatlara da gerçekten hiç gerek yok, biz çocuğumuzu yetiştirme sorumluluğunu alıyoruz, sağolun.

    Böyle mahalle baskıları yüzünden adam akıllı bir olay bile anlatamıyoruz. Neyse Ezgi uyanıyor, yanımıza geliyor, oyun oynamak istiyor ve uykuya yenik düşüp bir güzel yayılmaya başlıyor. Nerede uyuduğunun bir önemi yok onun için, bizim yanımızda olsun yeter.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde siz de iyice uykuya dalmışken ansızın ağzınızın içinde bir ayak bulabiliyorsunuz.

    Yatağın ortasına taşıyıp rahatça uyumasını sağlerken, o sizden ayrılmamak için sizinle oynamaya devam etmek istiyor.

    Hem size dokunma, oynama güdüsü varken, hem de eşşek gibi uyuması sebebiyle yatakta bilinçsizce yaptığı hareketler oluyor.

    Bir süre sonra bizim ona sarılmamız, dokunmamız onu rahatsız ettiği için özgürce uyumak istiyor. Sanki yatağında özgür değildi… İşte tam bu noktada tekrar yatağına yatırmadıysanız yandınız…

    Artık yatakta egemenlik kurma çabalarını abartmış oluyor ve yorgun anne baba çaresizce yatağın boş köşelerine doğry çekiliyorlar. Artık o büyük insan, sizler birer bebek oluyorsunuz.

    Çift kişilik yatakta 3 kişi yatmaya çalışan aile durumu kabullenip kendi köşelerine çekiliyor. Artık uykunun ağırlaştığı noktalarda herkes birbirinden habersiz aptal şekillerde uyumaya çalışıyor.

    Uykuya erkekler daha düşkündür. Çünkü anne hamilelik döneminde gece uyanmaya hazırlanmıştı. Aldığı sancılar ile ileride çocuğu gece kontrol etmek ve mamasını aksatmamak için gece uyanacağı saatleri alıştırmaya başlamıştı bile. Ve zaten çocuk da anne kokusuyla daha iyi uyuduğu bir gerçek. Ama baba bu doğal dengeden habersiz, yatağın ufak bir köşesine sıkışmış ve durumdan iyice rahatsız olmuş durumdayken hep kaçar. Yani ben kaçarım…

    Ve sonunda onun istediği egemenlik sağlanmış olur. Kendi kocaman alanında uyumaya başlar, zafer artık onundur. Fakat yine de anne – babasından uzak kalamaz, bir bakar ki yatakta sadece anne var, sarılır ona, birlikte mışıl mışıl uyurlar. Aslında o an babaya da yatakta yer vardır ama baba çoktan salonda kanepenin üzerinde kendi egemenliğini kurmuştur. O an çok rahattır ama, sabah uyandığında pişman olacaktır.

    Görsel Kaynak: howtobeadad.com

     
    • Nevzat 17:21 - 23 Şubat 2012 Permalink

      harika toparlamışsın mevzuyu, tebrikler :)

    • banu eker 17:46 - 23 Şubat 2012 Permalink

      İki çocuğumuzu da aynen bu formata uygun büyüttük, hepimiz çok mesuduz şimdi :) “Ayy ne kadar yaNNış bişii” diyen onlarca anne babaya da sırf gıcıklık olsun diye “hadi len ordan, hepiniz geçtiniz bu dönemden, bırakın şimdi uzman ebeveyn nağmelerini” der, bu dürüst ve bir o kadar da doğal yazınız için sizi tebrik ederim.

    • admin 17:51 - 23 Şubat 2012 Permalink

      Zaten bu yazıyı yayımladıktan sonra “valla bizimki yatağında uyuyor” diyen oldu hemen :) en uzağa kim işeyecek bakalım :)

    • banu eker 17:56 - 23 Şubat 2012 Permalink

      Çocukları 20’li yaşlara gelmiş olanlar, bu yarıştırma işinin -en sevimli ve masum- galipleri olacaktır :) Çünkü, hafıza-i beşer, nisyan ile maluldur ;) Diğerlerine ise ani baskınlar yapmak zorunluluğu vardır :) selamlar :)

    • nazlı 21:41 - 23 Şubat 2012 Permalink

      abi süper bişe bu yaaa =) yerim ben ezgiyi yerrr =))

  • admin 19:09 - 22 February 2012 Permalink | Cevapla  

    İznim olmadan kişisel bilgilerimi paylaşanların gebermesine… 

    Neredeyse her hafta bir firma (212’li telefon numalarından) beni arıyor.

    “-Sibel Paçacı ile görüşebilir miyim?” diyorlar,
    “-Oğluyum ben buyrun.”

    İşte biz bir kitap bastık, 80 cilt, mutlaka kütüphanenizde bulunmalı, 450 lira.
    Yok hiç check-up yaptırdınız mı? %80 indirim var.
    İnternet paketi satalım.
    Avantajlı tariflerimizi dinleyin.
    Sigorta yapalım.
    …vs.

    Şeklinde arayıp duruyorlar. Bugüne kadar yasal işlemler haricinde telefon numaramı hiç bir firmaya vermedim. Marketlerin indirim kartlarından alabilmek için telefon numaramı salladım. Alışveriş zımbırtıları için telefon numaramı vermedim. Bilgileri yazdığımız o formlarda telefon numaranız kimse ile paylaşılmaz gibi bir madde yoksa asla doğru telefon numarası vermedim. Kasadaki kişiler sadece biz haber göndereceğiz diye ikna etmeye çalışsa da yemedim, vermedim. Bu konuda hassas olduğum için kendi telefon numaramdan direkt beni arayan bir pazarlamacı yok.

    Annem ise bu tür bilgi formlarında hep numarasını veriyor, sürekli zaten sms falan geliyor ona, ben ilgilenmiyorum. Daha yeni yeni olayın korkutucu durumunu anlayıp, o da telefon numarası sallamaya başladı. Onun adına ise benim telefon numaramın geçtiği iki yer var, birincisi evdeki Adsl annemin üzerine kayıtlı, işlemleri ben yaptığım için benim cep telefonu numaram kayıtlı. İkincisi ise, araba da annemin üzerine kayıtlı, Renault servise gittiğimde kendi numaramı veriyorum. Şimdi ya TTNet ya da Renault benim telefon bilgimi satıyor. Keşke tek seçenek olsaydı da daha çok küfredebilseydim. Bu iki firmadan eğer hangisi benim telefon numaramı başka firmalara sattıysa onun telefon numarası umumi tuvaletlerde ara beni boya beni diye yazsınlar inşallah.

    Bu büyük bir terbiyesizliktir, benim iznim olmadan benim kişisel bilgilerimi başkalarıyla paylaşmak ahlaksızlıktır. Allah onların bin belasını versin daha da birşey demiyorum! Beni sadece götünüzü pazarlama için arayın nokta com

     
    • Kadir 18:58 - 13 Temmuz 2012 Permalink

      Ttnet in isi bu beni teyzemin adiyla ariyorlar tivibu acountu olusturduktan sonra basladilar

  • admin 13:52 - 21 February 2012 Permalink | Cevapla  

    Bir insan bankadan nasıl soğutulur? 444 0 336 Garanti Emeklilik 

    Yaklaşık 2 haftadan beri 444 0 336 numaralı telefondan beni arıyorlar. En nihayetinde 444’lü numara olduğu için robottur, reklamdır, yine bir bok pazarlayacaklar diye açmıyorum. Açmadıkça arıyorlar, meşgule attıkça arıyorlar. Günde 3 kere, 5 kere arıyorlar. Ama artık fenalık geçirmek üzereyken bugün cevapladım.

    “-La olm sizin derdiniz ne?”

    diye açtım telefonu. Karşıdaki kişiye hiç söz hakkı vermeden mağduriyetimi anlattım.

    “-Kafayı mı yediniz? Neden beni sürekli arıyorsunuz? Ne derdiniz var? Ne pazarlamaya çalışıyorsunuz?….vs”

    Biz birşey pazarlamaya çalışmıyoruz diyerek, karşı taraf da sinirlendi doğal olarak. Sorunumun onunla alakası olmadığını, zaten sürekli olarak sadece onun aramadığını söyledim. Yoksa tek kişi bunu yapsa, zaten bir noktadan sonra utanır. Sapık mısınız ulan!?

    “-Baktık açmıyor, ne bok varsa söyleyeceğiniz siktiredin işte, ne boksa iptal edin, ne sokacaksanız sokun, yeter ki beni rahat bırakın!”

    Geçen sene bilmemne sigortası yapmışlardı bana. Zaten onu da istememiştim, şimdi hatırlamıyorum ama kartımdan para çekildikten sonra durumu farkedip 444’lü numarayı aramıştım, buradan iptal edemiyoruz şubeye gidin demişlerdi, üşenmedim şubeye gittim, iptal edilemez o dediler. İptal etmek için kaf dağının arkasındaki ejderhanın sikinden kıl getirin dediler.

    Hayır bir de kartımdaki son paraydı ve o gün cebimde 5 kuruş yoktu. Boktan bir gündü.

    Şimdi ise 1 yıl geçmiş, iptal edilecek, devam etsin mi diye onay almak için arıyorlar. Sanki geçen sene sormuşlardı, sormadan sokmuşlardı. “-Hayır!” dedim, devam etmesin. İstemiyorum!

    Hatta Garanti hesabımı da iptal edin! Garanti Bankası’na ait hiçbirşey istemiyorum!

    Neden bu kadar çok ararsınız ki anlamış değilim. Karşı kişi telefonu açmıyor diye not alınır, başka müşteriye geçilir. Sikilecek keriz mi kalmadı anlamıyorum ki!

    Ek: Daha önce 300 defa arayan kişiler kimdi bilmiyorum ama artık dayanamayıp açtığım kişi ile konuşmamda hiç bir küfür kullanmadım. Sinirli bir şekilde sadece, yazıda da sorguladığım soruları yönelttim. Çünkü o sırada konuştuğum kişinin hiç bir suçu yoktu. Yine de buradan Kübra Hanım’dan özür dilerim. Onun hiç bir suçu olmamasına rağmen, benim sözlerimi işitmek zorunda kaldı. Kutsal bir iş yapıyorlar takdir ediyorum. Buradaki sözlerimi, Kübra Hanım’a açmasa da ara, ulaşana kadar ara, gerekirse FBI’a söyle bulsunlar diye direten süpervizörüne gelsin. Garanti Emeklilik için çalışan call center’ın yönetmenlerine gelsin. Onlara bu direktifleri veren Garanti Bankası yetkililerine gelsin. Ulan insan olan bir kere arar, olmadı ertesi gün bir daha arar. Hadi 3 olsun! 300 ne lan yuh amk!

     
    • Mehmet 12:29 - 21 Aralık 2012 Permalink

      Aynını %100 yaşadım ve şu sıralar hala arıyorlar.

    • otuz 10:39 - 28 Mart 2013 Permalink

      ”İptal etmek için kaf dağının arkasındaki ejderhanın sikinden kıl getirin dediler.” hocam çok yaşa,günüm güzel başladı.

    • romeo 11:38 - 02 Ekim 2013 Permalink

      benıde arıyolar cvplamıyorm mk garantısının kart borcum var bıtırıyım kokten ıptal edicem :D

    • garanti yontar sizi. 23:51 - 04 Aralık 2013 Permalink

      hay ben bu bankanın ya. parolamı vs hiç değiştirmedim değiştirmişsin diyorlar aradım az önce bankaya gidecekmişim gidicem tabi hesabı iptal etmek için. aq bankasındaki hebamıma havale yapıcaktı arkadaş. şu yazı çıkıyormuş vhavale yapmak istediğiniz iban nolu hesap şurya devrolmuştur. dolayısıyla para buraya aktarılacaktır. yazıyormuş okey diyormuş adam ama para gitmiyormuş (evet dengesiz garanti bir hesabımı ataşehirden maltepeye taşıyamadı gitti aq. sonra ben bu gavatlara) bukadar adi bir banaka olurmu arkadaş ya. o sigorta hesaplarınıda herkeze yaptıkları için bizim şirketi kaybetmişlerdi zamanında dha beterde olsa akbank kapmıştı hepsi şerefsiz mk.

    • hamdi 10:21 - 21 Ocak 2014 Permalink

      cebime gelen ”sigortanızın yenilenmesi gerekiyor” mesajından sonra full sigorta yapıp kendimi öldüresim var.Sırf para kaybetsinler hayatımı veririm o kadar nefret ediyorum.Şeylerini şeyettiğimin şeyimin şeyleri.Cehennemde görüşürüz a.q.

  • admin 14:32 - 13 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , dava, sansür, yargılanma   

    Sansürden öte bir durum: Yargılanma! 

    Yandaş medya kelimeleri ile hükümet kelimesini yanyana getirmek bir suç değil, bir düşünce özgürlüğüdür. Herkesin her düşüncesini özgürce ifade edemeyeceğini biliyorum ama yine de o kadar saçma davalar açılıyor ki, sadece gülüp geçemiyoruz. Sansür bize vurduğu zaman hükümetin 3-5 kişi olarak nitelendirdiği yüzbinlerce kişi meydanlara dökülebiliyor. Ama bir dava söz konusu ise herkes susuyor. Aman bizi de içeri alırlar mı?!

    Yaklaşık 3 yıl önce internet üzerinden takip ettiğim bir blog yazarına, kendisi de Bursa’da olduğu için ulaşıp, tanışmak istedim ve her ay düzenli olarak buluştuğumuz toplantılarımızdan birine çağırmıştım. Evet kendisine hayrandım, çünkü çok iyi şeyler yazıyor, yazmakla kalmıyor çok da iyi şeyler çiziyordu. Bunu üreten beyin normal bir insanda bulunmazdı ve böyle bir zeka ile mutlaka tanışmalıydım. Tanıştıktan sonra kendisine daha çok hayran oldum ve hatta ona iş teklifinde bile bulunmuştum. Şartlarımız ortak olduğu sürece beraber çalışmıştık ve onun sayesinde çok da güzel işler ortaya çıkmıştı. Fakat ailesi biz seni 4 yıl boşuna mı okuttuk, neden okuduğun bölümle ilgili bir işte çalışmıyorsun, internet de neymiş, yazıp çizince koca bulamazsın diye dayatınca bizden ayrılmak zorunda kalmıştı. Sonra bir plazanın içinde, herkes gibi, normal bir insan olmak konusunda hayat tokatlarını atıyordu birbir. Bu ülkede farklı olmak sorundu… Ki kendisi herkes gibi yaşamaya zorlanırken blogunu hiç bırakmamıştı, hala daha yazıyordu.

    Derken, bir gün telefon geldi, bana dava açtılar ne yapmam lazım. Sesi üzüntülü, kendisi harap, hapse girme korkusuyla yüzyüze gelmişti. Ne yazdın ki diye bile sormadım, birşey olmaz sen sadece dediklerimi yap dedim.

    Ne yazdın ki diye soramazdım, çünkü ne yazabilirdi ki?! Bu ülkede düşünce özgürlüğü var arkadaşım!

    Kendisi, heryerde bulunan ve hep güldüğümüz bir komik isimler listesi oluşturmuştu. Hani vardır ya adı ve soyadı mağdurları. Bu isimler yıllardan beri her türlü mecrada konu edilebiliyordu. Bu blog yazarı arkadaşımız ise kendi hayatındaki komik isimleri listelemişti. Sonra bu mağdurlardan birisi dava açıyor. Sen benimle dalga geçemezsin! İyi de seninle dalga geçen yok arkadaşım, senin fotoğrafını mı kullandık, adresini, telefon numaranı mı verdik? Dünya üzerinde o isme sahip olan tek sen misin? Ha, evet ise ve gerçekten mağdursan git ailene dava aç! Asıl manyak olan onlar! Asıl seninle dalga geçen onlar! Öye bir soyisme, öyle bir isim koyarsanız kusura bakmayın ama komik olur.

    Ve ne yazıkki bunu benim yazmam, böyle komik isimlere örnek vermem de yasak!

    Bu kişi bir gün arama motorunda kendi adını soyadını arıyor, bu blogu buluyor, aman Allah’ım benimle dalga geçmişler diye hemen dava açıyor. Belki de bu kadar komik bir isme sahip olan bir kişi sadece bu yolla para kazanabilir!

    Sevgili devletimin memurları ise bu blogu araştırmaya başlıyorlar. Blogspot üzerinden yayın yaptıkları için yazara ulaşmaları imkansız. (Ve bu yüzden her seferinde yazara ulaşamadıkları için blogspot gibi servisleri toptan sansürlediler.) Sonra nasıl akıl ediyorlar bilinmez, bu blogun facebook sayfasını buluyorlar. Boşuna CSI dizilerini izlememişler, araştırma yöntemlerine hayran kalıyorum. Facebook sayfasının kurucusu oladuğunu gördükleri kişiyi, aha blog sahibi budur diyerek araştırıyorlar sistemlerinden ve hemen bir telefon açıp, emniyete gelmesi gerektiğini söylüyorlar.

    Kızlarını yıllarca okutmuş aile bunu duyunca deliye dönüyor. Biz sana yazma dedik! Biz sana çizme dedik! Bu ülkede memur olacaksın! Rahat edersin….

    Arkadaşım emniyete gidiyor, bu kısma kadar kendisi de neden çağırdıkları hakkında bir bilgi sahibi değil. Sadece internetle alakalı olduğunu biliyor, başka da bilgi vermemişler. Emniyette söylüyorlar, şu isim size dava açmış. O kim ki? Var mı böyle bir insan gerçekte? Biz şaka sanıyorduk!?

    Memur bile gülüyor aslında ama görevini yapıp savunmasını alıyor…vs. Sonra o yazıyı kaldırmasını istiyor karşı taraf, ve işte biraz para, biraz hapis cezası gibi süsler de iletiyorlar yanında. Sonra arkadaşım avukat avukat geziyor. Bilmemne kanununun, bilmemne maddesince dava açılmış, kesin hapis! Evet hepsi böyle söylüyor, bir kişi bile kıza bak tamam hapis ama bu senin ilk suçun, komik bir ceza öder kurtulursun gibi şeyler söylemiyor. Hani onu bırakın zaten yaptığı şey suç değil! Kanun milattan önce yazılmış, dava ona göre açılmış. İlla o maddeden yargılanmak zorunda da değil! Yazıyı kaldırır, baskı hatası der, özrünü diler olur biter. Anlaşılabilir yani bir derecede! Yok ama avukatlar konu ne, suç ne daha anlamadan dinlemeden, o kanunun o maddesinden çok korkmuşlar. Haliyle arkadaşım da epey korkuyor. Ben şöyle savunma ver, şunu de bunu de, birşey olmaz dememe rağmen, avukat olmadığım için beni sallamıyor ve kendince bir savunma veriyor. Olaylar büyüyor, işe çok farklı boyutlara geliyor. Kamu davasına dönüyor…vs

    Aile baskısı biryerde üzerine bir de dava eklenince, kişi sistemin yarattığı koyun olma modunda hızlıca ilerliyor. Blogunu kapatıyor, facebook, friendfeed…vs hesaplarını kapatıyor. Maazallah! Ot yazsam, bok anlarlar diye artık hiç yazmıyor.

    İnternet bir blog daha kaybetti!

    Gelelim ikinci konumuza 6 yıldan beri blog yazan ve sürekli takip ettiğin başka bir arkadaşıma ise başbakan dava açıyor. Hem de kendi kullandığı cümlenin aynısını blogunda kullandığı için! Kendisi miting alanlarında gürlerken, diğer partilere bu lafı söylerken, blog yazarı arkadaşımız bunu söylediğinde suç oluyor. Üstelik kendisi kendi alan adı üzerinden, kendi isim soyismiyle yayın yapan birisi. Hemen davadan haberi oluyor, 2 yıl hapis isteniyor, başbakanımızın imzası olan bir duruşmaya katılması isteniyor. Neden? Yazdıklarından dolayı!

    Bu ülkede yazdıklarından dolayı hapse girmiş çok insan var. Hatta öldürülenler var. Sistem koyun üretmek istiyor. Aradan sivrilenlerin önünü kesmeye çalışıyor. Kendilerine uymayan fikirleri yayanları içeri atıyorlar. Sadece kendi fikirleriyle dolu gazeteler, televizyonlar, dergiler, radyolar üretiyorlar. Yani satın alıyorlar. Şimdi de internetleri satın almaya çalışıyorlar. Artık medya onlara karşı birşey yazamıyor, önünü yıllar önce kestiler. Şimdi de sosyal medyayı bir tehdit olarak görüyorlar. Blogları sansürlüyorlar, blog yazarlarını hapse atmaya çalışıyorlar. Hatta twitter’da yazanlara bile dava açıyorlar. Sonra ne oluyor…

    6 yıldan beri muhteşem içerikler yazan arkadaşım, artık blogunda siyasetin “s” harfini bile kullanmıyor.

    İnternet bir blog daha kaybetti!

    Şimdi ben bile bu yazıyı yazarken, ulan bana da dava açarlar mı diyerek, kaç cümlemi düzenleyerek yazdım. Ve evet başta gürleyen ben, ben de koyun oldum. Baş kaldıramıyorum, tehdit ediyorlar. 140 karakterimden bile korkuyorlar.

    (Devamı …)

     
    • CraL 15:54 - 13 Şubat 2012 Permalink

      Yapacak birşey yok.

    • itir 05:37 - 14 Şubat 2012 Permalink

      yapacak bir seyler var. mesela adil yargilanma hakkimizi talep etmek gibi. bu talep de bos kalacak biliyorum. ama sessiz kaldigimiz zaman sadece kendi dunyamizi karartmiyoruz, cocuklarimizin da dunyasi kararacak. devlet politikalari yuzunden orta yasli kadin programi sunucusu goygoyculuguyla yasamak istemiyorum. kimse de istemez sanirim.

  • admin 06:12 - 10 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , sosyal ağlar, sosyal imleme siteleri, sosyal paylaşım siteleri, , web 3.0   

    Web 3.0 için neler yaptın? 

    Evrim 1.0 – Üretim

    Web 2.0 keşfiyle beraber herşeyin temeli üretime dayanıyor, tüketimi çok sonra akıl ediyoruz. İnsanlar birşeyler üretiyorlar ama bunları kimse tüketemiyor. Kısıtlı mecralar ve zekası olmayan arama motorları derken bu üretilen içerikler kaybolmaya başlıyor. Aslında biryere kaybolduğu yok ama biz erişemiyoruz. Bu sebeple üreticiler ve tüketiciler, bugün sosyal medya dediğimiz şeyin temelini atarak, listeleme mantığını geliştirmeye başlıyor. Üretilen içerikler konusuna göre listelenmiş web sayfalarında karşımıza çıkıyor. Ve tüketiciler bu listeleri takip ederek bilgilere artık erişebiliyor.

    Evrim 2.0 – Listeleme Siteleri

    Listeleme evrimi bir yere kadar iyi giderken, herkes listelemeye ağırlık verdiği için üretim azalıyor. Birden bütün listeleme siteleri ve bütün içerikler aynı hale geliyor. Çöküş başlıyor…

    Evrim 2.5 – Üretim

    Listeleme işine ağırlık verenler hayatta kalabilmek için, benzer içeriklerden sıyrılmak, eski günlerindeki ayrıştırılmış bilgiyi tekrar sunabilmek için üretime destek vermeye başlıyorlar. Fakat artık ortada içerik alacakları üretici kalmadığı için bu üreticileri kendi sistemlerinde özgün içerik üretmeleri için teşvik ediyorlar. Ve yeni bir düzen daha doğuyor.

    Evrim 3.0 – Komünite Siteler

    İçerik üreticileri yeni yazılarını tekrar insanlarla paylaşmak için komünite sitelerine içerik üretmeye başlıyorlar. Birbirinden farklı, birbirinden güzel sitelerde, özgün içerikler paylaşılmaya başlanıyor. Bu sefer aynı içeriğe boğulma gibi bir korkuları olmadan daha uzun süre hayatta kalabiliyorlar. Ta ki bir gün, birisi “-Kral Çıplak!” diyene kadar. Komünite siteler altın çağını yaşarken, daha çok para kazanırken, üreticiler de bu kazançtan pay alabilmek için baş kaldırıyorlar. Kazançlarını paylaşan siteler ilkey düzeyde de olsa halen daha hayatta kalmayı başarırken, paylaşmayanlar bir bir yok olmaya başlıyorlar.

    Mecra sayısı azalmaya başlayınca yine üretim fazlası içerikler interneti çöplüğe çevirmeye başlıyor. Üreticilerin de rekabeti artıkca, ürettikleri içeriklerin değeri azalıyor, okunma sayısı azalıyor… Yeni mecralar arayışına giren üreticiler, hep biz ürettik onlar kazandı diyerek artık kendi ürettikleri içeriklerden kendileri kazanmak istiyor.

    Evrim 3.5 – Üretim

    2. ve 3. evrim süreçlerinde para kazananlar 4. evrim için kafa patlatmaya başlıyorlar. 2 defa üreticilerini kaybettikleri için artık daha sağlıklı temeller atmak istiyorlar. Üreticilerle gelirlerini paylaşmadıkları için pişman olanlar, üreticiler için kendi mecralarının sahipleri olabilecekleri alt yapıyı kurmaya başlıyorlar. Dolaylı yoldan yine onlar kazansa da, üreticiler bir nevi kendi mecralarına sahip oldukları için tekrar üretime başlıyorlar.

    Evrim 4.0 – Bloglar

    Artık insanlar kendi içeriklerini, kendilerine ait oldukları sandıkları mecralarda üretmeye başladılar. Herşey yine rayında giderken yine üretim fazlalığı yaşandı ve yine doğru bilgiye ulaşmak zorlaştı. Bu dönemde ufaktan da olsa yine listeleme ve komünite sistemleri oluşmaya başladı. Daha önceden de tutmayan bu servisler, ne kadar geçmişte yaptıkları hataları tekrarlamadan oluşsa da, tutmadı. Üretim fazla, bilgiye erişmek insan sayısı fazla. Yine ortalık çöplük derken 5. evrim için neler yapılabilir diye düşünülmeye başlandı.

    Evrim 4.5 – Sosyal İmleme Siteleri

    Bilgiye ulaşmak isteyen insanlar ile içerik üreticilerini bir araya getirmek için yeni bir kılıf aranırken, bir kişi (listeleme) ya da bir topluluk (komünite) tarafından değil de, bir üretici ya da bilgiye ulaşmak isteyen kişi tarafından oluşturulmuş içerikler toplanmaya başlandı. A kişisinin zevkine güveniyorsanız, onun imlediği içerikler sizin için iyi olabilirdi ya da en çok imlenmiş içerik sizin aradığınız şey olabilirdi. Öyle de oldu, insanlar artık arama motorlarının yapaylığından, doğru bilgiye ulaşamamaktan yakınırken, imleme sitelerinden biraz daha doğru içeriğe ulaşabiliyordu. Fakat bunun da bir sonu vardı… Ve evet, artık iyi kötü bütün içerikler imlenmişti, yine bütün imleme siteleri, yine takip edilen bütün kişiler aynı içerikleri paylaşıyordu, üretim azalmıştı.

    Evrim 5.0 – Sosyal Ağlar

    Benzer içerikler arasında boğuşan, doğru bilgiye ulaşmak isteyen kişiler için yeni bir mecra doğmuştu. Artık bildiğiniz kişinin paylaşımlarına değil, %100 zevkine uyduğunuz kişilerin paylaşımlarını görebiliyordunuz. A filmini sevip, B kitabını okumuş, C müziğinden hoşlanan birisinin paylaşımları sizin için daha doğru gelmeye başladı. Ama ne yazıkki sadece diğer 4 evrim süresinde üretilmiş içerikler paylaşılmaya başlandı. Yine unutulan birşey vardı, bu evrim geçişinde üretim süreci yaşanmamıştı. Üretim azdı, daha da azalmaya başladı. İçerik üretenler bile, paylaşım üretmeye bağlamışlardı. Kaliteli paylaşımın kazandığı bir döneme girmiştik. (Not: Sosyal Medya uzmanlarının (?) doğduğu evre tam da burasıdır.)

    Evrim 5.5 – Sosyal Paylaşım Siteleri

    İçerik üretimine teşvik gelmemesi internet evreni için maalesef ki çok üzücü bir durumdu. Listeleme sitesi kalmamıştı ama halen daha hayatta kalmaya çalışan, can çekişen komünite siteleri vardı. Sosyal imleme siteleri bunlar gibi yok olmak istemiyordu, hem de artık önlerinde büyük bir dev olarak sosyal ağ siteleri vardı. Artık devir imleme 2.0 olarak nitelendirilen, paylaşılan kaliteli içeriğin bir kez daha paylaşılmasıydı. Bunun ilk versiyondan tek farkı, içerikler artık süzülmüş ve geriye gerçekten daha kaliteli bilginin kalmış olmasıydı. 5. evrim sürecinde bilgi hızlıca tüketildiği için ve üretim artık 140 karaktere kadar düşmüşken, içerik çok değerli bir hale gelmişti. Çünkü nesli tükeniyordu.

    İlk süreçten beri içerik üretenden tutun da, bu içerikleri bizlere listeleyen, imleyen; sosyal ağlarda beğenen, paylaşan kişilere kadar herkesin tek derdi artık üretimin bitme noktasına vardığı yerde son bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu ve bilgiler hızlıca tüketilirken, ya gerçekten tükenirse korkusuyla aynı bokun laciverdi konumunda evrim 5.5’u yarattık.

    Gittiğiniz yerin, yediğiniz yemeğin bile kaydını tuttuğumuz bu evrende tek korkumuz artık mevcut kısıtlı bilgiyi de kaybetmemekti. Artık ürettiğimiz ya da üretileni paylaştığımız, artık bize ait olan o bilgiyi tekrar depolamaya başladık.

    Artık son evrim bilgiyi tekrar düzenlemekten başka birşey değildi. Bundan 10 yıl önce yazdığınız / paylaştığınız içerikten tutun da, 1 saniye öncesine kadar internet evrenindeki bütün hamleleri dizmeye başladık. Zaman tünelinin resmini çiziyoruz ama halen daha yok olduğumuzun farkında değiliz. Hayatta var olan (buna yaşam da dahil) bütün istatistiki bilgiler son ivmeden sonra aşağıya düşmeye mahkumdur. Ve evrim 5.0 sayesinde şu anda onu yaşıyoruz. Evrim 5.0 üretimi öldürdüğü için son evreydi ve bizim sonumuz oldu. 5.5 ile 4.5 arasında hiçbir fark olmadığı için de garip bir kısır döngü içerisinde gerileme dönemine girmiş bulunmaktayız.

    Son dönem bütün yatırımlar şuan altın çağını yaşayan evrim 5.0’a yapılıyor. Bunda da kazanan kazanacak ama bunca evrim süresince hep olan mutlak son onların da defterini dürecek. Hatta üretimi öldürdükleri için sonları daha ağır olacak! Şuan 5.5 için kurşun atanlar boşuna cephane harcıyorlar. Zaten 4.5 evriminin aynısı oldukları için sadece geri dönüş süresini biraz daha geçiştiriyorlar.

    Aslında internet tarihinin en büyük çift yönlü kazancı evrim 4’a geri düştüğümüz noktada yeni evrim 5.0’ı yaratabilirsek kazanacağız. Tabii ki bu sefer evrim 4.5 üretim olmak zorunda!

    Evrim 5.0 içeriksizlikten dolayı yok olduğu noktada; herkes bloglarına yazmaya geri dönecek ve üretim artacak. Evrim 5 ve 5.5 için artık boşuna uğraşmaya, geliştirmeye gerek yok, 6.0 olamayacağına göre, 4.0’a geri döndüğümüz noktada, yeni 4.5 için şimdiden iyi konumlanmak gerekiyor. Ve yeni evrim 5.0 hiç şüphesiz ki web 3.0 olarak adlandırılacak.

    (Devamı …)

     
    • Ahmet Emin YÜCE 15:55 - 11 Şubat 2012 Permalink

      Bu konu hakkında aklımda yer alan soru işaretlerini aydınlatan böyle güzel bir yazı daha görmedim. İnterneti takip ederek yeni projeler oluşturmak isteyen kişilere çok farklı bir bakış açısı sunmuş. Ellerinize sağlık.

  • admin 04:09 - 09 February 2012 Permalink | Cevapla  

    Yoksa biz mi verdik kelimelerin eline kalbimizi? 

    Kandırmışlar seni, dışın içine çekmemiş
    belki gülenlerle yıkamışlardır seni

    Hüzün haklarım mahkemede bugün
    belki hüzünden yüzüm asılır

    Kelimeler midir bizi yöneten?
    Yoksa biz mi verdik kelimelerin eline kalbimizi?
    Aşk desek
    sevgi desek
    ne anlam ifade eder ki?
    Belki hüznüm
    belki kalbim
    belki de kelimelerim
    ve kalemim
    hepsi bir beyaz kağıda tecavüz etmek için değil miydi bütün çaba?

    Ama otopsi raporunda öyle yazmıyordu
    toprak altı canlılarına kalmıştı mürüvveti
    belki bir duman süzülüyordu karanlıkta
    belki de eski bir kağıdının müsvettesi
    mürettebatı belli olmayan geminin
    kaptanı bilemez mukadderatını
    muhasebeleştirilemez sevdaları
    ve asla kimse bilemez muharebelerini
    muhabir olsa da kelimeler
    muhtırası çoktan verilmiştir duygularının
    muhabbet ölüm olsa da
    masum kalamayız eskisi gibi

    Bir mimik gönder sevdiğine
    belki o mimik
    yüzün kadar güler
    belki de ağlar hüznün gibi
    kalırsa kelimelerin sende
    ben gidemem bir yere.

    Kalır kağıttan gemim suda
    su da istemez ya bu gönül sen olmadıkça
    laf yapıyorum sadece
    amacım kağıda tecavüz
    bir orman yakacak kadar
    çok kağıt
    çok kalem
    çok hüzün
    çok keder
    sayfa aralarında belki sen
    son cümle de sende belki
    sen de belki seversin
    kalmasın hüznün
    gitsin kelimelerin
    belki bir mimik
    belki bugün ölecek bir can
    belki bir tebessüm
    buna her şeyini vermeye hazır
    belki bir aşk
    ormanı yakmaya hazır
    belki bir sevda
    kazıkazanını kazır
    kazı kazanamasa da
    kazısa da
    kazımasa da
    aşk değil midir bu?

    kilitlenir kalp yeşil arar yanında
    ne bir el ne bir omuz yoktur
    kilitli kalır bekler anahtarı
    gelmeyeceğini bilse de bekler
    belki der belki bir umut der
    o kadar kağıt yakmıştır ağıttan ağır
    belki bir delilik yapar gelir belki

    o zaman tutarım ellerini

    o zaman öğretirim sana sevgiyi

    Ama gelmezsin
    ormanlar yanık
    gemiler batık

    Sen istersen ben gelirim
    ormanları batırıp
    gemileri takıp
    kağıtları yakıp

    Yok işte
    kilitlenir yine
    sonu bellidir
    gelsen de gitmek için geldiğini herkes bilir
    kitabın sonu ise
    bitmeden silinir

    Uzak
    ama tuzak
    gel desem gelmezsin
    sen zaten hiç gel demezsin
    kalır orada kağıt
    bakar kalem
    ağlar ormanlarcasına
    gemilercesine kanar
    işte bu tecavüzdür

    Gel desem gelmezsin
    sen zaten hiç gel demezsin

    Üç noktadan fazla yer yoksa hayatında
    seni gülenlerle de yıkasalar
    temizlenemezsin

     
  • admin 18:49 - 04 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: gece çalışmak mı daha iyi, gündüz çalışmak mı daha iyi, mesai, mesai saatleri   

    Gece çalışmak mı, gündüz çalışmak mı? 

    Ezgi doğduğundan beri bir baba olarak, sorumluluklarım sebebiyle normal insanlar gibi normal mesai saatlerinde çalışıyorum. Arkadaşlarım da bilirler ki bunun öncesinde sürekli gece çalışan biriydim. Gece çalıştığım süre boyunca (bu süreç yaklaşık olarak 5 yıla denk geliyor) haliyle bütün sosyal çevrem hep gece çalışanlardan oluşuyordu. Tabi gecenin bir yarısı her yer kapalı olduğu için bir kafede buluşmak, misafirliğe gitmek gibi gerçek anlamda bir sosyal çevremin olduğu söyleyenemez, sadece e-sosyal çevrem vardı. Bu da tabi normal insanlara göre beni a-sosyal yapıyordu. Çünkü normal insanlar hayata başladığı noktada ben uyuyordum ve onlar yataklarına girdiklerinde ben çalışıyordum. Haliyle normal insanlarla hiç ilgi-alakam yoktu. Güneşi görmedikçe, normal insanları da hiç görmedim. Bu süreçte en hoşuma giden zaman, sabah uyumayıp, şehrin en kalabalık noktasında saatlerce oturup insanları izlemekti. Yoğun bir gecenin ardından bu bana büyük bir ödül gibi geliyordu. Gerçek sosyal çevremle ise görüşmeye pek imkanım olmuyordu, çünkü onlarla görüşebileceğim saatlerde, yani onlar işlerinden çıktıkları zamanda ben işe başlıyordum. Bunun zor bir durum olduğunu sanabilirsiniz ama bence en iyi çalışma yöntemi bana göre gece çalışmaktı. Çünkü odaklandığım bir işim vardı ve odak noktamın dağılmasını istemiyordum. En iyi odaklandığım zaman ise geceydi. Çünkü kapım çalmıyor, telefonla kimse aramıyordu. En önemlisi şehrin kuru gürültüsü yoktu, korna sesi yoktu, motor sesi beynimi .ikmiyordu…vs. Yani daha iyi konsantre olabiliyordum.

    Gece çalıştığım 5 yıllık sürecin, 2 yılını evde home-office çalışarak, 3 yılını da bir ofis işleterek geçirdim. Aslında ilk 2 yıldan sonra, artık normal insanlar gibi yaşamak istediğim için ofis şartlarına bağımlı kalmak adına bir ofis açmıştım. Ama 7 kişinin çalıştığı bir ofiste konsantre olmak çok zordu. Gelen telefonlar, müşteriler, misafirler derken çalışmak ne mümkün. En basiti öğle vakti ne yesek diye düşünülmesi bile bir dertti benim için. Bir arkadaşınız ziyaret ettiği zaman, git diyemedikçe sizin mesainizden çalması da sorundu benim için. Bu yüzden hep “iş”ime yarayacak kişilerle arkadaşlık yapıyorum artık. Hayır çıkarcı olarak tanımlayamazsınız beni. Facebookta komik video paylaşan arkadaşınızla ofisinizde geyik yapmayı mı istersiniz, yoksa Twitter’da bir makale paylaşan arkadaşınızla, o makale hakkında tartışmayı mı istersiniz? Odaklandığınız bir iş olduğu sürece, geyik yapmak hep vakit kaybıdır. Tamam insanın hoş sohbete de ihtiyacı vardır ama mesai saatlerinde bu olmamalıdır. Ama zaten odaklanmamışsanız, o ofiste sadece iş olsun diye duruyorsanız, geyik yapmak sizin hakkınız. Ne kadar da güzel mesai dolduruyorsunuzdur.

    Ofisi açtığım ilk bir kaç ay düzenli mesaiyi denememe rağmen, bu bahsettiğim bütün dış etkenler yine beni gece çalışmaya itmişti. Sürekli normal insanlar gibi yaşamak istesem de, odaklandığım iş için harcamam gereken mesai için en uygun zamanın gece olduğunu gördüm. Evet gece sessizdi ve sizi rahatsız edecek hiç birşey yoktu hayatınızda. Ve daha da fazlası, şöyle bir çalışma şeklim vardı:

    Normal mesai saatlerinde çalışan kişiler, mesailerini bitirdikten sonra bütün işleri ben devralıyordum. Bütün işleri toparlayıp, üzerine çalışmaya başlıyordum. Son olarak sabah saatlerinde ise işleri bir güzel havuzda biriktirip, kimin üzerine ne katması gerektiğine dair masalarına ufak notlar bırakarak evime gidiyordum. Yani ilk işim günü kontrol edip, doğru yola sokmak, sonrasında ise üzerine birşeyler katmak ve ertesi günü planlayıp devretmek oluyordu. Böylelikle ofiste daha fazla çalışılıyor ve işler daha hızlı ilerliyordu. Herkesin ortak sürede mesai yapması için bir kişinin kontrol mekanizması olması, denetlemesi ve planlaması ve işleri paylaştırması gerekiyordu ama bir kişi daha çalıştırmak için gerekli unsurlara henüz sahip değildik. Bunu benim üstlenmem, hem işin sahibi olarak daha doğru yolda ilerlememize neden oluyordu, hem de gece çalıştığım için daha huzurlu oluyordum. Bu işleri, normal mesai saatlerinde de yapabilirdim ama bu sefer hayal dünyam körelir ve yaratıcı biri olamazdım. Rahat olamadığım için üretemez, dış etkenlerle uğraşırken daha sinirli biri olurdum.

    Tek başıma sessiz sakin çalışırken ve bütün dertlerden uzak dururken, odaklandığım işe daha fazla değer kattığımı düşünüyorum. Çalışma arkadaşlarımın da katkısıyla hedefe daha hızlı yaklaştık. Çünkü bunu tek başıma yapmaya kalksaydım daha yolun yarısına bile varamazdım. Sadece bu odaklandığımız işten kendimi çıkarttığımda bile, hem iş ilerlerken, ofisin maddi açıdan çalışabilmesi için gerekli bütçeyi gece müşteri işleri yaparak kurtarabiliyordum. Çalışma arkadaşlarımı müşteri işleri ile boğmak doğru değildi. Tek bir şey için toplandık ve bu doğrudan uzaklaşmak büyük bir tehlike olurdu. Bu müşteri para getirir ama zaman götürür paradoksuyla ilgili yazdığım bu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.

    Baba olduktan sonra normal mesai saatlerine dönmem gerekti. Çünkü zombi bir baba imajı bana itici geliyordu. Normal insanların yaşam sürecine denk gelemiyorken, çalışıyorum diye kızımı görmeyecek değildim. Normal insanlar uyanırken benim uyumam bana bugüne kadar koymadı ama kızımla birlikte uyanıp, birlikte uyumak istiyordum. 15 aydan beri artık ben de normal insanlar gibi yaşıyor, normal saatlerde alışverişe çıkıyor, telefonlarıma cevap veriyor, kapım çaldığında seviniyor, arkadaşlarımla görüşebiliyorum. Buraya kadar iyi ama 15 ay öncesine kadar sahip olduğum e-sosyal çevrem artık yoktu. İki ucu boklu değnek tanımı tam bu durum için denilmiş olabilir. Normal mesai saatlerinde gtalk listemde herkes offline, sosyal ağlardan takip ettiğim bütün profiller ıssız. Ben uyurken, herkes uyanıyor, ben uyandığımda herkes uyuyor. Ne kadar garip değil mi?! Şimdi de ben farklı insan oldum. Bundan 5 yıl önce de tersi durum için farklıydım, şimdi dünya standartlarına göre normal oldum ama çevrem değiştiği için kendi normal çevreme göre farklı bir insan oldum.

    Odaklanma sürecini geride bıraktığım için, Allah’a şükür işler artık rayına girdiği için eskisi gibi bu durum beni yıpratmıyor. Zaten daha iyi bir hayat için böyle çalışmıştım. Artık ben de normal bir insanım.

    Bu vakte kadar normal insanlar gibi çalışsaydım, hayatı 2 yıl geriden takip ediyor olurdum. Şimdi gündüz takviyesiyle birlikte 2 yıl ilerideyim.

    Not: Bu yazıyı gece mi çalışmak daha iyi, gündüz mü çalışmak daha iyi diye artılarıyla eksileriyle anlatıp, hangisinin daha iyi olduğunu söyleyerek nihayete erdirecektim. Ama yazarken farkettim ki gece çalışması yapmasaydım, güneşin kıymetini şuan bilmiyor olacaktım. Bence odaklanmanız gereken bir işiniz varsa bir süre normal hayattan uzaklaşın. Sonra güneşin keyfini sürersiniz. Ve o zaman anlarsınız neden gece var, neden gündüz var.

     
    • zeynep 20:27 - 09 Şubat 2012 Permalink

      tam da şu an çalıştığım iş, gece home office şeklinde. 2 aydır calışıyorum ve asosyalleşmeye başladığımı iyice hissetmeye başladım. belki çalıştıkça alışılabilecek bir şeydir gece çalışmak ama kesinlikle beden yorgun oluyor ve sosyal hayat neredeyse olmuyor artık. her yiğidin harcı değil yani..

    • admin 20:30 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Yazıya eklemeyi unutmuştum ama insan çok da iyi kilo alıyor aman dikkat :) Kolay gelsin size de.

    • zeynep 20:41 - 09 Şubat 2012 Permalink

      ben stresten olsa gerek, tam tersi yemeden içmeden kesildim:)

      sırt-bel ağrıları, göz damlasının bile artık acıyan göze etki etmemesi vs şimdi devam etsem bitmez, kısacası hala alışamadım. bakalım nereye kadar gidecek.

      Ama yazının sonunda dediğiniz gibi, neden gece var neden gündüz var gerçekten çok iyi anladım.

      teşekkür ederim, size de kolay gelsin.

    • admin 20:47 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Aslında stresle alakası yok, yemek normal insan düzenine dahil olan birşey. Gece saatlerinde çok fazla yemek yeme tercihiniz yok, evde sizden başka yaşayan birileri varsa, onlar uyurken sizin yemek yapmanız da zor oluyor..vs Tamam çok yenmiyor ve oturmaktan da başka birşey yapılmadığı için iyi kilo alınıyor. :)

      Bir süre sonra insan alışıyor, gündüz bile bu kadar çok çalışsanız gözünüz ağrır. Ama gündüz ilgilenebileceğiniz çok şey varken, gece sadece bir monitör oluyor karşınızda.

    • zeynep 21:05 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Doğru, her işin kendine göre artıları eksileri var aslında.

      Benim ilk iş tecrübem bu. Bu yüzden sanırım sürekli şikayet halindeyim, bir de 4te başlıyor evde bilgisayar başında ve gece 1-2 ye kadar sürüyor. Evdekiler işten geliyor ben yeni işe başlıyorum :/

      Tam gece başlasa, 10da falan bile başlasa iyi ama 4te başlamasına alışamadım daha.

    • admin 21:07 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Kendi idealleriniz için değil o zaman bir başkası için mesai yapıyorsunuz anladığım kadarıyla. Böyle saat kalıplarına girmek gece çalışması için çok daha zordur. Merak ettim ne iş yapıyorsunuz?

    • zeynep 21:18 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Evet bir başkasının işini yapıyoruz aslında bir kaç kişiyiz. Amerika’daki işyerinin satışlarını internet üzerinden(ebay) yönetiyoruz, tr’dekiler olarak.

    • admin 21:19 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Gayet vizyonu açık, global bir iş yapıyorsunuz bence bunlar tatlı yorgunluklar.

    • zeynep 21:41 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Bilmiyorum. Belki de saatlerden dolayı alışamadım daha. Neyse, daha fazla başınızı şişirmeyeyim. Yazı için teşekkürler, yalnız olmadığımı bilmek iyi geldi :)

    • Erkan 12:52 - 11 Şubat 2012 Permalink

      Bilgisayar programcılığına başladığımdan beri (12 yıl oldu) gece çalışmayı çok severim. Yazdığınız gibi sizi rahatsız eden kimse yok, işinize odaklanabiliyorsunuz. Kilo alma olayı çok istesem de benim için geçerli olmuyor maalesef :) bünye böyle yaratılmış ne kadar yerseniz yiyin olmayınca olmuyor =)

  • admin 17:37 - 02 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: bursa hayvanat bahçesi, canon, canon 60d, canon 60d ile çekilmiş videolar, canon 60d videoları, korupark, kurgu, , vimeo, zellina   

    Vimeo 

    Paraya kıyıp sonunda daha iyi bir fotoğraf makinası aldığım günden beri, fotoğraf çekmenin yanısıra video da çekiyorum. Aldığım makinanın hakkını vermek lazım, Canon 60D video konusunda da gayet mükemmel. Şuan sadece f1.8 50mm lensim bulunmakta ama zamanla daha farklı lensler de alacağım. Son dönemde çektiğim videoları vakit buldukça kurgulayıp vimeo’ya yüklüyorum. İsterseniz siz de beni vimeo’dan takip edebilirsiniz: vimeo.com/canpacaci

    İşte çektiğim bazı videolar:

    1) Zellina markasının katalog çekimleri esnasında çektiğim backstage havalarında bir video:

    2) Bursa Hayvanat Bahçesi’nde çektiğim bir “Ayı” klibi:

    3) Kar yağarken Bursa Korupark kavşağında çektiğim farklı havalardan bir video:

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
İptal