Eylül, 2012 ayındaki güncellemeler Yorumları Göster/Gizle | Klavye Kısayolları

  • admin 10:25 - 15 September 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: ekşi sözlük, , fotokritik, foursqaure, friendfeed, , petabyte, sosyal ağ, sosyal mecra, , , zettabyte   

    Bundan x sene sonra paylaştığımız içeriklerin durumu ne olacak? 

    Ciddi ciddi düşünmeye başladım, bundan X sene sonra sosyal medyada paylaşacağımız içerikler ne olacak?

    Yazdığımız içerikleri printer’dan basıp, klasör klasör listelemeli miyiz? Yangın, sel, deprem… v.s.? O zaman digital arşivciliğin neden doğduğunu mu anlıyoruz? Peki 30 yıl sonra bu arşivi barındırdığım servisin durumu ne olacak? Ömür boyu garanti verse bile benim ömrüm ne kadar? Ben öldükten sonra o arşivi kim farkedecek? Kendi data diskim bana ne kadar hizmet verebilecek? Deprem onu da yıkmayacak mı? Printer’dan bas, datanı kendine kaydet, online servise yükle, belli aralıklarla bunları tazele ve çoğalt, başka bir servise daha kaydet…vs Digital çöplük değil mi?

    Çektiğimiz fotoğrafları basıp mı saklamalıyız? Nereye kaydetmeliyiz? Ses dosyaları, görüntü dosyaları?

    Arşiv niteliğindeki dosyalardan bahsetmiyorum, mesela şuan yazdığım yazının ömrü ne kadar? Hosting ücretini ödeyemediğim güne kadar mı? Attığım bir twit, twitter’ın dükkanı kapattığı güne kadar mı? (*friendfeed sorunsalı)

    Google, servislerini zırt pırt kapatıp yenisini açarken, dosyalarını kaydet diye uyarıyor sağolsun. Friendfeed eski tarihleri silerek yenilerine yer açıyor. Facebook zaman tüneli ile en doğrusunu yapıyor. Twitter bütün içerikler bana aittir, ben karar veririm diyor. Ekşi Sözlük nereye kadar yaşayabilecek? R10.net 7 aylık arşivini kaybetti ve kendi sonunu hazırladı.

    Bir sosyal mecranın yedekleme sistemi nasıl olmalı? Bunu kişi mi düşünmeli, mecra mı?

    Sosyal ağlarda bir günde üretilen toplam içerik 2 petabyte! Hali hazırla disk üretimini ile başa baş gidiyor. Yenilerini üreterek mi çözüm bulacaklar? Fiziksel boyutlarını kim depolayacak?

    500.000 yıl öncenin verilerine ulaşılabiliyorken, bundan 30 sene sonra bugünün verisine ulaşabilecek miyiz? Dünya üzerindeki toplam veri şuanda 1 zettabyte boyutunda. 2012 sonunda bunun 1.8 zettabyte olması düşünülüyor. Yani 1 milyar 800 bin terabyte eder!

    Dijital veri dünyasının en büyük çıkmazına hoş geldiniz. Önümüzde 3 adet seçenek var.

    1) Verileri sıkıştırarak saklamak. (Örnek: Facebook yüklediğiniz bir fotoğrafın kalitesini bozar. Böylelikle sizin bilgisayarınızdaki 2mb’lık bir fotoğraf 50kb’lık bir şekilde dönüştürülerek yüklenir.)
    2) Geçmiş bir süreyi takiben verileri silmek. (Örnek: Friendfeed’te 21 sayfa yani 630 gönderinizin arşivini tutar.)
    3) Veri girişlerini belli bir kritere bağlamak. (Örnek: Fotokritik’te 72 saatte 1 fotoğraf yükleme hakkınızın olması. Sözlüklerde 10 adet entry’i onaya verip yazar olma hakkı kazanmak. (Böylelikle doğru ve kaliteli içerik yazarı sahiplerine ulaşıp, çöplükten biraz uzak durulabiliyor. Yumurta kafaların büyüklüğü sizce nedir?))

    Mesela Twitter’da 2009 verilerine göre (4.5 milyon twitter kullanıcısı arasında yapılan bir istatistik değeri) kullanıcıların,

    • 79.79% profilinde bir url yazmamış.
    • 75.86% profilinde hakkında yazısı yazmamış.
    • 68.68% bir lokasyon bildirmemiş.
    • 55.50% kimseyi takip etmemiş.
    • 54.88% hiç twit atmamış.
    • 52.71% hiç takipçisi yok.

    Çöplüğe bakar mısınız? Nasıl engelleyebilirsiniz?

    2011 yılında ayda 235 milyon dakika video izlenmiş. Bu rakam 2016 yılında ayda 3 trilyon dakika olacak!

    Peki buna gerçekten hazır mıyız?

    Gerçekten büyük arşivcilikten ya da kişisel arşivcilikten bahsetmiyorum. Çektiğimiz fotoğrafın, videonun, yazdığımız bir yazının ömründen artık geçtim, şu an çektiğim ofisteki bir fotoğrafı 40 yıl sonra bulabilecek miyim? Herşey benimle birlikte mi silinecek, yüklediğim servis ile mi silinecek? Bunun sorumlusu sizce kim olmalı?

    Foursquare’de bir çok fotoğraf ekleniyor. Bu fotoğraflar 10 yıl sonra ne olacak? Foursquare’i yediğim, içtiğim, sıçtığım yerleri check-in yapayım olarak gören insanlara sormuyorum bu soruyu. Oradaki büyük veriyi kullanabilen kişilere soruyorum. Daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde, sizin ne istediğinizi doğru bilen bir programdan bahsediyorum. Yorumları ile, arkadaş tavsiyeleri ile, arkadaşlarınızın ve diğer insanların gitme sıklıklarına göre, haftanın günü ve günün saatine göre doğru mekan olup olmadığını bilen, mükemmel ve doğru bir algoritma ile bana sunan, üzerine bir de fotoğrafını da gösteren bir servisten bahsediyorum. O fotoğraflar sizce de çok değerli değil mi?

    Konum bazlı fotoğraflar ne kadar önemli verilerdir. Bundan 100 yıl sonra 2012’de o heykelin durumu böyleydi, al ona göre restoratör ol, 2015’te bu sokağın her yeri çöplüktü, al ona göre sosyolojini yap. Fotoğraf var, doğru konum var, yorum var, gelen insan profilleri var. Bir istatistik uzmanı bunlarla neler yapmaz ki? Tabi ilk önce korktuğumuz yerlerden birisi de bu veriler.

    Kötüye kullanım için çok açık ama bir tarih için çok değerli değil mi?

    Bir arkeolog için bundan 200 yıl sonra, 1000 yıllık bir eserin sadece yapım bulguları mı önemli? 2018 yılındaki halini görebilse, daha ne ister ki? 1992’de x noktasından çekilmiş bir fotoğraf yok muydu? Vardı, ama kimbilir şimdi nerede? Bu veriye nasıl ulaşabileceğiz? Çöplüğün içinde bu veriyi nasıl bulabileceğiz?

    Dijital veri dünyasının en büyük çıkmazındaki 3 seçeneğin dışında bir seçenek daha doğmak zorunda. Ama bunu o mecrayı yaratan kişilerin değil, bu mecralardan veriyi doğru şekilde çekebilecek kişilerin yapması gerekiyor. Doğru verileri şimdiden doğru bir şekilde etiketlendirip 3. kişilerin saklaması gerekmekte. 2012 yılında dünyanın önemli noktalarında çekilmiş fotoğrafları şimdi doğru yere, doğru şekilde kaydetmeliyiz. A konusu hakkında 2012 yılında yazılmış yazıları saklamalıyız. B türünde kaydedilmiş müzikleri, C türünde çekilmiş filmleri, D türünde yazılmış blogları… Binlerde kategori ve milyonlarca alt kategorisi olan bir girişim değeri taşıyor bana göre. Eğer bunu şimdi yapmazsak, dijital çağın başında kaçırdığımız verilere yenilerini de eklemek zorunda kalırız. Dur şuna 2011’i de ekleyelim dersek yanılırız, şuanki doğru veriye şuan sahibiz. Daha fazla geç olmaması lazım. Bir wikiplaces.com olmalı, gün gün o noktanın fotoğraflarını foursquare’den, twitter’dan, facebook’tan kaydetmeli.

    Eğer şimdi bir garajım olsaydı, ve bu garajda bana sosyal haklar sağlayan bir devletim olsaydı hiç şüphesiz ki bu işe başlardım. Gelir modeli olmayan bir iş, bağışlarla para kazanılmayacak bir ülke. Götüm rahatta olmadığı için başlayamam. İşin içine gelir modelini sokarsam “doğru” olmayacak bir veri olur. Gelir modeli ne diye soran yatırımcılara nah yapmak zorunda kalırım. Tek kişi, tek kurumsal görüş değil. Üretilen içeriğin arasından doğru veriyi, doğru şekilde saklama sadece tarih için yapılabilecek birşey. Bir heykelin önünde fotoğraf çekilen bir apaçi değil, instangram ile heykeldeki atın taşaklarının efektlendirilmesi değil. Güçlü bir editör yapısı, güçlü bir sermaye. Bende yok ama olan başlasın lütfen.

    Arz ederim.

     
    • Serkan Cura 10:44 - 15 Eylül 2012 Permalink

      Dün bu konuda çok değer verdiğim ve bilgisine güvendim bi abimle konuşurken de aklıma geldi hali hazırda çalışmakta olan sosyal medya takip sisteminde 21 TB veri olduğunu ve bunun yıl sonunda 100TB yi geçeceğini söyledi. Bakıldığında bu verinin sadece text veri olduğunu varsayarsak gerçekten ciddi bir bilgi. İş olarak gerçekten gelecekte çok büyük bir iş sahasını barındıracak bir sektör “Data Management” ayrıca bilginin sahibinin yön vereceği bir geleceğe doğru gidilmekte bu da düşünüldüğünde kesinlikle geleceğin fırsatı diye düşünmekteyim ama evet kocaman bir ama sermaye gerçekten çok ciddi öyle 5 10 serverla olacak işte değil, Gelecekte belki de Data City kavramlarına erişmesi çokta uzak görünmeyen bir yapıya ihtiyaç duyuyor olması insanları korkutuyor olsa gerek…

    • Mustafa Öztürk 16:26 - 15 Eylül 2012 Permalink

      “500.000 yıl öncenin verilerine ulaşılabiliyorken, bundan 30 sene sonra bugünün verisine ulaşabilecek miyiz?” harika bir soru olmuş.
      Ama kıt olanın değerli olduğunu varsayarsak belki de bu çöplük bu verileri gerçekten çöp yapıyordur.

    • Fatih Toprak 05:38 - 29 Aralık 2012 Permalink

      Mükemmel yazı olmuş . Zihninize sağlık. Tek seferde nefessiz okudum.

    • fevzi 00:46 - 18 Haziran 2013 Permalink

      Hocam yazınızı sonuna kadar okudum ve sosyal ağlar ile ilgili benim asıl endişem ne biliyormusunuz… İnsanlar buralarda özgürce düşüncelerini, paylaşımlarını yaptıını zannederken aslında birilerininya reklam malzemesi oluyorlar ya da birilerinin kalbini kırdığı, işine keser vurduğu için mahkeme salonlarını boyluyorlar. Buradan da çıkan sonuç gayet açıktır, sosyal paylaşım siteleri bizlerin özelini, hayatını, geleceğini çalan birer zombileştirme platformlarıdır. Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim, Üslubunuzu beğendim :)

  • admin 12:54 - 25 May 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: cms, herkobi, ücretsiz cms   

    Türkiye’de Ücretsiz Sunulan Proje Geliştirmek mi? 

    Bülent Sakarya‘nın projesi olan herkobi.com‘u artık duymayan kalmamıştır herhalde. Artık her kobinin web sitesi olacak sloganıyla yola çıkalı 6 ay kadar oldu. Şu anda yaklaşık 200 web sitesinde kullanılan ve tamamen ücretsiz olarak dağıtılan bu cms sistemini ben de bir kaç müşterimin kurumsal sitesinde kullanıyorum. Diğer bir çok CMS yazılımı gibi, herkobi yazılımı da sürekli gelişmek zorunda. Bir kobinin kolayca kurulum yapıp, kendi ihtiyaçlarına göre kurumsal sitesini oluşturabileceği bu ücretsiz yazılımın gelişme aşamalarını ben de yakından takip ediyorum. İlk versiyonu bile gayet doyumsuz olmasına rağmen, her proje gibi kullanıldıkça eksikleri, fazlaları, ihtiyaç duyulan yerleri açığa çıkıyor. Bülent Sakarya ve ekibi bu geri dönüşlere göre ve kendi belirledikleri kilometre taşlarına göre gayet sağlam ve emin adımlarla kusursuz bir sisteme doğru, her kobinin ihtiyaç duyacağı ve her şeyi karşılayabileceği bir sisteme doğru ilerliyor.

    Bu projenin tanıtımının yapıldığı bir forum sitesinde bugün bir yorum yapıldı. Bu yoruma bu proje ile takip etmek dışında hiç bir bağım yokken çok sinirlendim ve cevap yazmaya başladım. Aslında sinirlenme sebebim tamamen kişisel. Çok şey birikmiş içimde. Yazdığım cevap uzadıkça uzadı, içimde ne çok şey varmış arkadaş. Göndermeden önde Bülent’in okumasını istedim, çünkü coşmuşken projeye zarar verebilecek bir şey söylemiş olabilirim diye bir kontrol etmesini istedim. Çünkü o yorumu yapan kişi, vereceğim cevaba karşı kesin tartışma çıkartabilir. Zaten o forum sitesi de bu duruma için gayet müsait. Projenin tanıtıldığı konuda böyle bir tartışmanın doğmasını öncelikle ben istemedim ve cevabımı bloguma taşımaya karar verdim. Bunun bir diğer nedeni ise içimde dolan bu kadar fazla kelimeyi siz değerli takipçilerimle de paylaşmak istedim. Herkes kendine pay çıkartabilir ve projesini ücretsiz olarak sunmak isteyen kişilere de belki yardımı dokunur.

    Bu yorum ve benim cevabımı okumadan önce sizin “ücretsiz yazılım” nedir hakkında bilgi sahibi olduğunuzu varsayıyorum. Ücretsiz yazılım terimi hakkında tartışmaya açık bazı yorumlarım olabilir, bir gelir modelinden tutun da, kosgeb desteğine kadar binlerce tartışma çıkabilir içinden. Varsın, bu blogta tartışalım. Zaten uzun olan cevap metnimi bu giriş cümlesi ile daha fazla uzatmadan yorum sahibi arkadaşa değerli fikri için teşekkür ettikten sonra copy + paste aşamasına geçelim.

    (Devamı …)

     
    • hakan turkkusu 19:11 - 25 Mayıs 2012 Permalink

      ağzınıza sağlık, klavyenize kuvvet…

    • Serkan 09:49 - 27 Mayıs 2012 Permalink

      Çok güzel ve isabetli yazmışsınız, elinize sağlık. 1993’ten beri amatör, 2000 yılından beri profesyonel olarak yazılım yapıyorum, yukarıda anlattığınızın tersini ispatlayacak bir davranışı ya çok az gördüm ya da hiç görmedim. Kültür olarak, yapılan işin tamamına bakmadan doğrudan en kötü tarafını, %1’lik kısmını oluşturuyor olsa bile, söylemeyi, üstelik yapan kişinin “takdir edilmek” gibi doğal bir hakkı olabileceğini düşünmeden en sert şekilde dile getirmeyi marifet sayıyoruz. Bir de “böyle davranmazsan şımarır, iş yaptıramazsın” diye de, kulağa küpe olacak tavsiyelerde bulunuyoruz. Emeğe saygı istiyoruz ama emeğe saygı göstermek aklımızdan bile geçmiyor.
      ….
      Neyse, sizin de söyediğiniz gibi yorum olarak değil de uzun bir blog yazısı olarak yazılabilecek çok “ilginç” özelliklerimiz var. Yazınız çok güzel, teşekkürler.

    • Fazlı 11:41 - 08 Haziran 2012 Permalink

      Ellerin dert görmesin güzel bir yazı olmuş @Can…

    • Volkan 12:38 - 08 Haziran 2012 Permalink

      Çok güzel özetlemişsin durumu Can ellerine sağlık. Ordan burdan içerik çalıp forumlara gönderen, kendi bloglarında paylaşan ve altına “emeğe saygı” diye eklemeyi de unutmayan bir toplumun parçasıyız. İşte yapılan her ücretsiz servisin/projenin bu gibi adamlara hizmet edeceğini, bu adamların kullanacağını unutmamak lazım. Ama yine de tüm bunlara rağmen yapılmak istenen o güzel şeylerden vaz geçilmemeli diye düşünüyorum

    • nurkan 14:10 - 08 Haziran 2012 Permalink

      Ücretli ya da ücretsiz bir proje üretilmeden önce gelir gider analizinin iyi yapılması gerekir. Facebook bugün dünyanın en büyük sosyal paylaşım portalıysa bunun en bariz görünen nedeni ücretsiz hizmet vermesidir. Ama dünya devi olan facebook bile eğer kendini geliştirmezse 2020 yılında batabilir diyor uzmanlar.

      Türkiyede ve dünyada aslında değişen fazla birşey yok hizmet sektörü zordur ama ihtyaçtır. Ama ilk başta dediğim gibi projeye daha girişmeden fizibilitesi doğru yapılmalı yoksa sonu hüsran olur. Bugüne kadar onlarca proje üretip sadece 2 tanesini satabildik.

      Büyük Parantez arası size çok küçük bir hesap çıkarayım.

      ( Bir firma kurmak için gereken nakit para haricinde aylık gidecek olan masraflarınızı yazalım.

      Kiralayacağınız ofis için mevkiye göre değişmekle birlikte aylık ortama……… 500 TL
      Bağkur gideriniz…………………………………………………………………………………………….300 TL
      SSK Primi (sadece 1 arkadaşınız veya ortağınız için) ………………………………….300 TL
      Elektrik ücreti…………………………………………………………………………………………………150 TL
      Doğal gaz ve su ……………………………………………………………………………………………150 TL
      Adsl ……………………………………………………………………………………………………………….70 TL
      Sunucu Hizmeti ……………………………………………………………………………………………150 TL
      Stopaj vergi vs……………………………………………………………………………………………….50 TL

      Toplam…………………………………………………………………………………………………………. 1670 TL

      Reklam giderleriniz maaşlarınız ve vergiler hariç hizmet sektöründe kdv %18 üzerindedir.

      Ben bu gideri minumum olarak hesapladım ve kendi şirketim için 1 – 2 kalem hariç hepsinin 3 katını ödüyorum. )

      Firma olarak bu projeye benzer bir projemiz bizim de var ama ücretsiz yönüyle değil. Kobiler için biz de bir web paketi oluşturduk yönetim panelinin kullanımı çok kolay olan kobilerin ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayan bir web paketimiz var fakat ücretsiz değil.
      Gelelim neden ücretsiz hizmet vermediğimize;

      Ücretsiz proje üretseydik wordpress ve joomla gibi opensource dünya devleriyle rakip ilan edilirdik.
      Bizden hizmet isteyenlerle aramıza bir duvar çekmek zorunda kalırdık.
      Gelir elde edemeyeceğimizden sistemi geliştirmekte sıkıntılar yaşayabilirdik.
      Bir reklam bütçemiz olmazdı.
      Ücretsiz verilen hizmetin değeri olmaz ( tecrübeyle sabit ) bu nedenle 2. sene müşterilerimizin yarısı köpük gibi erir ve o müşterilere ertesi yıl ulaşamazdık.
      Eğer projeyi satmak istersek bize üye sayınızı değil 3. sene bizle devam eden müşteri sayısını soracaklarından 3 senede elde ettiğiniz gideri karşılamayacak bir fiyata satabilirdik.

      Sözün kısası ücretsiz bir proje geliştirmek eğer bir hobi ve asıl geçim kaynağınız olmayacaksa sorun değil. Ama Eğer ciddi anlamda bu projeye bel bağladıysanız proje için belli bir birikim gerekiyor.

      Bizim sattığımız web paketi wp veya joomlada bulunan eklentilerin belki 10 da 1 bile yoktur. Belki değil kesin yoktur. Tasarım olarak opensource csm sistemlerinin yarısı kadar esnek değildir. Hem de ücretli ama biz müşterinin gereksiz bir sürü eklentiyle kafasının karışmasına izin vermiyoruz yani basitiz ve biz sistemden çok müşterinin ihtiyaçlarını karşılayan hizmet satıyoruz , her aradığında destek alabileceği güvendiği bir ekiple karşılıyoruz.

      Ücretsiz yazılım üreticilerini bize yeni müşteriler kazandırdıkları için seviyor ve destekliyoruz. iyi şanslar…

  • admin 10:51 - 20 April 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , blog rss, siyuu   

    Siyuu – Don’t Forget Blogging 

    Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığımız bloglara yönelik yeni içerik eklemeye teşvik edici servisimiz artık hazır.

    Siyuu.com bloglarına ilgi göstermeyen, domain çöplüğü yaratan, herşeyini sosyal medyada paylaştıkça kendi blogunu unutan insanlara bir tokat niteliğinde çarpan bir servistir. Bilindiği üzere sosyal medya kelimesinin keşfi ve hızla yayılmasıyla birlikte her yıl dünyada Kıbrıs Adası büyüklüğünde blog yok olmakta. Aslında sosyal medyanın kalbini oluşturan içerik merkezleri olan bloglar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. İçerik olmazsa Twitter, Facebook, Google, Friendfeed, Quup, Pinterest, Tumblr gibi servisler de yok olur. İçeriğin kökünü kaybetmeyelim, bloglarımızı yalnız bırakmayalım, onları sevelim.

    Siyuu.com ise bloglara geri dönüş çağını başlatan, bloglarınıza yeni içerik eklemeniz için size yardımcı olacak bir arkadaşınız, bir dostunuzdur. Siz blogunuzu unuttukça size mail atacak, içerik önerilerinde bulunacak, ilgi alanlarınıza göre takip edebileceğiniz yeni blogları size sunacak. Blogunuza yeni içerikler yazdıkça sizi onurlandıracak, yazmadıkça hiç acımadan suratınızın ortasına tokadı yerleştirecek ve hemen ardından ıslık çalarak olay yerinden uzaklaşacak bir servistir.

    Her ne kadar Beta sürecini tamamlamış olsak da ilk 15 günlük süreç aslında bizim için güzel bir deney alanı olacak. Çünkü sizden gelecek geri bildirimler, eklenecek blogların kategorileri, etiketleri, yeni yazı ekleme süreleriniz gibi veriler servisin yapay zekasına büyük bir anlam katacak ve her geçen gün daha zeki olacak.

    Bu arada siyuu.com için emek veren herkese teşekkür ederim. Başlangıçta bu fikrin oluşmasını sağlayan Batuhan İçöz‘e, tasarım için Eren Can‘a, yazılım için Bilge Öz‘e, fikrin gelişmesine destek veren, Halit Altunterim, Şirzat Aytaç, Nazmi Yılmaz, Oğuzhan Selçuk Bülbül, Mehmet Akif Tütüncü ve şuan adı aklıma gelmeyen, fikirleri ile siyuu.com ‘u coşturan herkese teşekkürü bir borç bilirim.

     
    • Ayhan 10:04 - 11 Mayıs 2012 Permalink

      Ağabey, sistemi sevdim. Yakında geleceğim yanınıza ama facebook sisteminde sorun mu var?

    • admin 13:40 - 15 Mayıs 2012 Permalink

      Facebook Login sistemindeki sorun giderildi.

    • Burak Üçüncü 18:39 - 12 Haziran 2012 Permalink

      Ölmeye yüz tutmuş blogculuğu tekrar diriltmek adına güzel hareket :)

    • admin 21:26 - 12 Haziran 2012 Permalink

      Dirilteceğiz bakalım inşallah.

  • admin 17:03 - 23 February 2012 Permalink | Cevapla  

    Her gece yatakta neler oluyor? 

    Eğer henüz bir çocuk sahibi değilseniz bol bol uyuyun, bu sizin son şansınız olabilir. Size çocuk yapmayın demiyorum, sadece 3-4 yıl uyuyamayacaksınız ne var bunda? Değmez mi sence?

    Biz her gece aşağıdaki görseller gibiyiz. Ezgi uyanıyor, zırlıyor, yanımıza alıyoruz. Ne kadar uykusu olsa da yanımızda olduğu için uyumak yerine son enerjisiyle bizle oynamak istiyor.

    Şimdi kimse yok efendim biz yatağımıza almıyoruz, yok bizim çocuğumuz uyuyor bizi hiç rahatsız etmiyor gibi laflar etmesin. Her çocuğun anne-babasını delirtecek bir mevzusu mutlaka vardır. Siz de başka şeyden yakınırken biz ona gülüyor olabiliriz… Önce bu konuda bir anlaşalım… Anne – Baba arasında yatan çocuklar büyüyünce şöyle olur böyle olur gibi nasihatlara da gerçekten hiç gerek yok, biz çocuğumuzu yetiştirme sorumluluğunu alıyoruz, sağolun.

    Böyle mahalle baskıları yüzünden adam akıllı bir olay bile anlatamıyoruz. Neyse Ezgi uyanıyor, yanımıza geliyor, oyun oynamak istiyor ve uykuya yenik düşüp bir güzel yayılmaya başlıyor. Nerede uyuduğunun bir önemi yok onun için, bizim yanımızda olsun yeter.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde siz de iyice uykuya dalmışken ansızın ağzınızın içinde bir ayak bulabiliyorsunuz.

    Yatağın ortasına taşıyıp rahatça uyumasını sağlerken, o sizden ayrılmamak için sizinle oynamaya devam etmek istiyor.

    Hem size dokunma, oynama güdüsü varken, hem de eşşek gibi uyuması sebebiyle yatakta bilinçsizce yaptığı hareketler oluyor.

    Bir süre sonra bizim ona sarılmamız, dokunmamız onu rahatsız ettiği için özgürce uyumak istiyor. Sanki yatağında özgür değildi… İşte tam bu noktada tekrar yatağına yatırmadıysanız yandınız…

    Artık yatakta egemenlik kurma çabalarını abartmış oluyor ve yorgun anne baba çaresizce yatağın boş köşelerine doğry çekiliyorlar. Artık o büyük insan, sizler birer bebek oluyorsunuz.

    Çift kişilik yatakta 3 kişi yatmaya çalışan aile durumu kabullenip kendi köşelerine çekiliyor. Artık uykunun ağırlaştığı noktalarda herkes birbirinden habersiz aptal şekillerde uyumaya çalışıyor.

    Uykuya erkekler daha düşkündür. Çünkü anne hamilelik döneminde gece uyanmaya hazırlanmıştı. Aldığı sancılar ile ileride çocuğu gece kontrol etmek ve mamasını aksatmamak için gece uyanacağı saatleri alıştırmaya başlamıştı bile. Ve zaten çocuk da anne kokusuyla daha iyi uyuduğu bir gerçek. Ama baba bu doğal dengeden habersiz, yatağın ufak bir köşesine sıkışmış ve durumdan iyice rahatsız olmuş durumdayken hep kaçar. Yani ben kaçarım…

    Ve sonunda onun istediği egemenlik sağlanmış olur. Kendi kocaman alanında uyumaya başlar, zafer artık onundur. Fakat yine de anne – babasından uzak kalamaz, bir bakar ki yatakta sadece anne var, sarılır ona, birlikte mışıl mışıl uyurlar. Aslında o an babaya da yatakta yer vardır ama baba çoktan salonda kanepenin üzerinde kendi egemenliğini kurmuştur. O an çok rahattır ama, sabah uyandığında pişman olacaktır.

    Görsel Kaynak: howtobeadad.com

     
    • Nevzat 17:21 - 23 Şubat 2012 Permalink

      harika toparlamışsın mevzuyu, tebrikler :)

    • banu eker 17:46 - 23 Şubat 2012 Permalink

      İki çocuğumuzu da aynen bu formata uygun büyüttük, hepimiz çok mesuduz şimdi :) “Ayy ne kadar yaNNış bişii” diyen onlarca anne babaya da sırf gıcıklık olsun diye “hadi len ordan, hepiniz geçtiniz bu dönemden, bırakın şimdi uzman ebeveyn nağmelerini” der, bu dürüst ve bir o kadar da doğal yazınız için sizi tebrik ederim.

    • admin 17:51 - 23 Şubat 2012 Permalink

      Zaten bu yazıyı yayımladıktan sonra “valla bizimki yatağında uyuyor” diyen oldu hemen :) en uzağa kim işeyecek bakalım :)

    • banu eker 17:56 - 23 Şubat 2012 Permalink

      Çocukları 20’li yaşlara gelmiş olanlar, bu yarıştırma işinin -en sevimli ve masum- galipleri olacaktır :) Çünkü, hafıza-i beşer, nisyan ile maluldur ;) Diğerlerine ise ani baskınlar yapmak zorunluluğu vardır :) selamlar :)

    • nazlı 21:41 - 23 Şubat 2012 Permalink

      abi süper bişe bu yaaa =) yerim ben ezgiyi yerrr =))

  • admin 06:12 - 10 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , sosyal ağlar, sosyal imleme siteleri, sosyal paylaşım siteleri, , web 3.0   

    Web 3.0 için neler yaptın? 

    Evrim 1.0 – Üretim

    Web 2.0 keşfiyle beraber herşeyin temeli üretime dayanıyor, tüketimi çok sonra akıl ediyoruz. İnsanlar birşeyler üretiyorlar ama bunları kimse tüketemiyor. Kısıtlı mecralar ve zekası olmayan arama motorları derken bu üretilen içerikler kaybolmaya başlıyor. Aslında biryere kaybolduğu yok ama biz erişemiyoruz. Bu sebeple üreticiler ve tüketiciler, bugün sosyal medya dediğimiz şeyin temelini atarak, listeleme mantığını geliştirmeye başlıyor. Üretilen içerikler konusuna göre listelenmiş web sayfalarında karşımıza çıkıyor. Ve tüketiciler bu listeleri takip ederek bilgilere artık erişebiliyor.

    Evrim 2.0 – Listeleme Siteleri

    Listeleme evrimi bir yere kadar iyi giderken, herkes listelemeye ağırlık verdiği için üretim azalıyor. Birden bütün listeleme siteleri ve bütün içerikler aynı hale geliyor. Çöküş başlıyor…

    Evrim 2.5 – Üretim

    Listeleme işine ağırlık verenler hayatta kalabilmek için, benzer içeriklerden sıyrılmak, eski günlerindeki ayrıştırılmış bilgiyi tekrar sunabilmek için üretime destek vermeye başlıyorlar. Fakat artık ortada içerik alacakları üretici kalmadığı için bu üreticileri kendi sistemlerinde özgün içerik üretmeleri için teşvik ediyorlar. Ve yeni bir düzen daha doğuyor.

    Evrim 3.0 – Komünite Siteler

    İçerik üreticileri yeni yazılarını tekrar insanlarla paylaşmak için komünite sitelerine içerik üretmeye başlıyorlar. Birbirinden farklı, birbirinden güzel sitelerde, özgün içerikler paylaşılmaya başlanıyor. Bu sefer aynı içeriğe boğulma gibi bir korkuları olmadan daha uzun süre hayatta kalabiliyorlar. Ta ki bir gün, birisi “-Kral Çıplak!” diyene kadar. Komünite siteler altın çağını yaşarken, daha çok para kazanırken, üreticiler de bu kazançtan pay alabilmek için baş kaldırıyorlar. Kazançlarını paylaşan siteler ilkey düzeyde de olsa halen daha hayatta kalmayı başarırken, paylaşmayanlar bir bir yok olmaya başlıyorlar.

    Mecra sayısı azalmaya başlayınca yine üretim fazlası içerikler interneti çöplüğe çevirmeye başlıyor. Üreticilerin de rekabeti artıkca, ürettikleri içeriklerin değeri azalıyor, okunma sayısı azalıyor… Yeni mecralar arayışına giren üreticiler, hep biz ürettik onlar kazandı diyerek artık kendi ürettikleri içeriklerden kendileri kazanmak istiyor.

    Evrim 3.5 – Üretim

    2. ve 3. evrim süreçlerinde para kazananlar 4. evrim için kafa patlatmaya başlıyorlar. 2 defa üreticilerini kaybettikleri için artık daha sağlıklı temeller atmak istiyorlar. Üreticilerle gelirlerini paylaşmadıkları için pişman olanlar, üreticiler için kendi mecralarının sahipleri olabilecekleri alt yapıyı kurmaya başlıyorlar. Dolaylı yoldan yine onlar kazansa da, üreticiler bir nevi kendi mecralarına sahip oldukları için tekrar üretime başlıyorlar.

    Evrim 4.0 – Bloglar

    Artık insanlar kendi içeriklerini, kendilerine ait oldukları sandıkları mecralarda üretmeye başladılar. Herşey yine rayında giderken yine üretim fazlalığı yaşandı ve yine doğru bilgiye ulaşmak zorlaştı. Bu dönemde ufaktan da olsa yine listeleme ve komünite sistemleri oluşmaya başladı. Daha önceden de tutmayan bu servisler, ne kadar geçmişte yaptıkları hataları tekrarlamadan oluşsa da, tutmadı. Üretim fazla, bilgiye erişmek insan sayısı fazla. Yine ortalık çöplük derken 5. evrim için neler yapılabilir diye düşünülmeye başlandı.

    Evrim 4.5 – Sosyal İmleme Siteleri

    Bilgiye ulaşmak isteyen insanlar ile içerik üreticilerini bir araya getirmek için yeni bir kılıf aranırken, bir kişi (listeleme) ya da bir topluluk (komünite) tarafından değil de, bir üretici ya da bilgiye ulaşmak isteyen kişi tarafından oluşturulmuş içerikler toplanmaya başlandı. A kişisinin zevkine güveniyorsanız, onun imlediği içerikler sizin için iyi olabilirdi ya da en çok imlenmiş içerik sizin aradığınız şey olabilirdi. Öyle de oldu, insanlar artık arama motorlarının yapaylığından, doğru bilgiye ulaşamamaktan yakınırken, imleme sitelerinden biraz daha doğru içeriğe ulaşabiliyordu. Fakat bunun da bir sonu vardı… Ve evet, artık iyi kötü bütün içerikler imlenmişti, yine bütün imleme siteleri, yine takip edilen bütün kişiler aynı içerikleri paylaşıyordu, üretim azalmıştı.

    Evrim 5.0 – Sosyal Ağlar

    Benzer içerikler arasında boğuşan, doğru bilgiye ulaşmak isteyen kişiler için yeni bir mecra doğmuştu. Artık bildiğiniz kişinin paylaşımlarına değil, %100 zevkine uyduğunuz kişilerin paylaşımlarını görebiliyordunuz. A filmini sevip, B kitabını okumuş, C müziğinden hoşlanan birisinin paylaşımları sizin için daha doğru gelmeye başladı. Ama ne yazıkki sadece diğer 4 evrim süresinde üretilmiş içerikler paylaşılmaya başlandı. Yine unutulan birşey vardı, bu evrim geçişinde üretim süreci yaşanmamıştı. Üretim azdı, daha da azalmaya başladı. İçerik üretenler bile, paylaşım üretmeye bağlamışlardı. Kaliteli paylaşımın kazandığı bir döneme girmiştik. (Not: Sosyal Medya uzmanlarının (?) doğduğu evre tam da burasıdır.)

    Evrim 5.5 – Sosyal Paylaşım Siteleri

    İçerik üretimine teşvik gelmemesi internet evreni için maalesef ki çok üzücü bir durumdu. Listeleme sitesi kalmamıştı ama halen daha hayatta kalmaya çalışan, can çekişen komünite siteleri vardı. Sosyal imleme siteleri bunlar gibi yok olmak istemiyordu, hem de artık önlerinde büyük bir dev olarak sosyal ağ siteleri vardı. Artık devir imleme 2.0 olarak nitelendirilen, paylaşılan kaliteli içeriğin bir kez daha paylaşılmasıydı. Bunun ilk versiyondan tek farkı, içerikler artık süzülmüş ve geriye gerçekten daha kaliteli bilginin kalmış olmasıydı. 5. evrim sürecinde bilgi hızlıca tüketildiği için ve üretim artık 140 karaktere kadar düşmüşken, içerik çok değerli bir hale gelmişti. Çünkü nesli tükeniyordu.

    İlk süreçten beri içerik üretenden tutun da, bu içerikleri bizlere listeleyen, imleyen; sosyal ağlarda beğenen, paylaşan kişilere kadar herkesin tek derdi artık üretimin bitme noktasına vardığı yerde son bir düzenlemeye ihtiyaç duyuldu ve bilgiler hızlıca tüketilirken, ya gerçekten tükenirse korkusuyla aynı bokun laciverdi konumunda evrim 5.5’u yarattık.

    Gittiğiniz yerin, yediğiniz yemeğin bile kaydını tuttuğumuz bu evrende tek korkumuz artık mevcut kısıtlı bilgiyi de kaybetmemekti. Artık ürettiğimiz ya da üretileni paylaştığımız, artık bize ait olan o bilgiyi tekrar depolamaya başladık.

    Artık son evrim bilgiyi tekrar düzenlemekten başka birşey değildi. Bundan 10 yıl önce yazdığınız / paylaştığınız içerikten tutun da, 1 saniye öncesine kadar internet evrenindeki bütün hamleleri dizmeye başladık. Zaman tünelinin resmini çiziyoruz ama halen daha yok olduğumuzun farkında değiliz. Hayatta var olan (buna yaşam da dahil) bütün istatistiki bilgiler son ivmeden sonra aşağıya düşmeye mahkumdur. Ve evrim 5.0 sayesinde şu anda onu yaşıyoruz. Evrim 5.0 üretimi öldürdüğü için son evreydi ve bizim sonumuz oldu. 5.5 ile 4.5 arasında hiçbir fark olmadığı için de garip bir kısır döngü içerisinde gerileme dönemine girmiş bulunmaktayız.

    Son dönem bütün yatırımlar şuan altın çağını yaşayan evrim 5.0’a yapılıyor. Bunda da kazanan kazanacak ama bunca evrim süresince hep olan mutlak son onların da defterini dürecek. Hatta üretimi öldürdükleri için sonları daha ağır olacak! Şuan 5.5 için kurşun atanlar boşuna cephane harcıyorlar. Zaten 4.5 evriminin aynısı oldukları için sadece geri dönüş süresini biraz daha geçiştiriyorlar.

    Aslında internet tarihinin en büyük çift yönlü kazancı evrim 4’a geri düştüğümüz noktada yeni evrim 5.0’ı yaratabilirsek kazanacağız. Tabii ki bu sefer evrim 4.5 üretim olmak zorunda!

    Evrim 5.0 içeriksizlikten dolayı yok olduğu noktada; herkes bloglarına yazmaya geri dönecek ve üretim artacak. Evrim 5 ve 5.5 için artık boşuna uğraşmaya, geliştirmeye gerek yok, 6.0 olamayacağına göre, 4.0’a geri döndüğümüz noktada, yeni 4.5 için şimdiden iyi konumlanmak gerekiyor. Ve yeni evrim 5.0 hiç şüphesiz ki web 3.0 olarak adlandırılacak.

    (Devamı …)

     
    • Ahmet Emin YÜCE 15:55 - 11 Şubat 2012 Permalink

      Bu konu hakkında aklımda yer alan soru işaretlerini aydınlatan böyle güzel bir yazı daha görmedim. İnterneti takip ederek yeni projeler oluşturmak isteyen kişilere çok farklı bir bakış açısı sunmuş. Ellerinize sağlık.

  • admin 18:49 - 04 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: gece çalışmak mı daha iyi, gündüz çalışmak mı daha iyi, mesai, mesai saatleri   

    Gece çalışmak mı, gündüz çalışmak mı? 

    Ezgi doğduğundan beri bir baba olarak, sorumluluklarım sebebiyle normal insanlar gibi normal mesai saatlerinde çalışıyorum. Arkadaşlarım da bilirler ki bunun öncesinde sürekli gece çalışan biriydim. Gece çalıştığım süre boyunca (bu süreç yaklaşık olarak 5 yıla denk geliyor) haliyle bütün sosyal çevrem hep gece çalışanlardan oluşuyordu. Tabi gecenin bir yarısı her yer kapalı olduğu için bir kafede buluşmak, misafirliğe gitmek gibi gerçek anlamda bir sosyal çevremin olduğu söyleyenemez, sadece e-sosyal çevrem vardı. Bu da tabi normal insanlara göre beni a-sosyal yapıyordu. Çünkü normal insanlar hayata başladığı noktada ben uyuyordum ve onlar yataklarına girdiklerinde ben çalışıyordum. Haliyle normal insanlarla hiç ilgi-alakam yoktu. Güneşi görmedikçe, normal insanları da hiç görmedim. Bu süreçte en hoşuma giden zaman, sabah uyumayıp, şehrin en kalabalık noktasında saatlerce oturup insanları izlemekti. Yoğun bir gecenin ardından bu bana büyük bir ödül gibi geliyordu. Gerçek sosyal çevremle ise görüşmeye pek imkanım olmuyordu, çünkü onlarla görüşebileceğim saatlerde, yani onlar işlerinden çıktıkları zamanda ben işe başlıyordum. Bunun zor bir durum olduğunu sanabilirsiniz ama bence en iyi çalışma yöntemi bana göre gece çalışmaktı. Çünkü odaklandığım bir işim vardı ve odak noktamın dağılmasını istemiyordum. En iyi odaklandığım zaman ise geceydi. Çünkü kapım çalmıyor, telefonla kimse aramıyordu. En önemlisi şehrin kuru gürültüsü yoktu, korna sesi yoktu, motor sesi beynimi .ikmiyordu…vs. Yani daha iyi konsantre olabiliyordum.

    Gece çalıştığım 5 yıllık sürecin, 2 yılını evde home-office çalışarak, 3 yılını da bir ofis işleterek geçirdim. Aslında ilk 2 yıldan sonra, artık normal insanlar gibi yaşamak istediğim için ofis şartlarına bağımlı kalmak adına bir ofis açmıştım. Ama 7 kişinin çalıştığı bir ofiste konsantre olmak çok zordu. Gelen telefonlar, müşteriler, misafirler derken çalışmak ne mümkün. En basiti öğle vakti ne yesek diye düşünülmesi bile bir dertti benim için. Bir arkadaşınız ziyaret ettiği zaman, git diyemedikçe sizin mesainizden çalması da sorundu benim için. Bu yüzden hep “iş”ime yarayacak kişilerle arkadaşlık yapıyorum artık. Hayır çıkarcı olarak tanımlayamazsınız beni. Facebookta komik video paylaşan arkadaşınızla ofisinizde geyik yapmayı mı istersiniz, yoksa Twitter’da bir makale paylaşan arkadaşınızla, o makale hakkında tartışmayı mı istersiniz? Odaklandığınız bir iş olduğu sürece, geyik yapmak hep vakit kaybıdır. Tamam insanın hoş sohbete de ihtiyacı vardır ama mesai saatlerinde bu olmamalıdır. Ama zaten odaklanmamışsanız, o ofiste sadece iş olsun diye duruyorsanız, geyik yapmak sizin hakkınız. Ne kadar da güzel mesai dolduruyorsunuzdur.

    Ofisi açtığım ilk bir kaç ay düzenli mesaiyi denememe rağmen, bu bahsettiğim bütün dış etkenler yine beni gece çalışmaya itmişti. Sürekli normal insanlar gibi yaşamak istesem de, odaklandığım iş için harcamam gereken mesai için en uygun zamanın gece olduğunu gördüm. Evet gece sessizdi ve sizi rahatsız edecek hiç birşey yoktu hayatınızda. Ve daha da fazlası, şöyle bir çalışma şeklim vardı:

    Normal mesai saatlerinde çalışan kişiler, mesailerini bitirdikten sonra bütün işleri ben devralıyordum. Bütün işleri toparlayıp, üzerine çalışmaya başlıyordum. Son olarak sabah saatlerinde ise işleri bir güzel havuzda biriktirip, kimin üzerine ne katması gerektiğine dair masalarına ufak notlar bırakarak evime gidiyordum. Yani ilk işim günü kontrol edip, doğru yola sokmak, sonrasında ise üzerine birşeyler katmak ve ertesi günü planlayıp devretmek oluyordu. Böylelikle ofiste daha fazla çalışılıyor ve işler daha hızlı ilerliyordu. Herkesin ortak sürede mesai yapması için bir kişinin kontrol mekanizması olması, denetlemesi ve planlaması ve işleri paylaştırması gerekiyordu ama bir kişi daha çalıştırmak için gerekli unsurlara henüz sahip değildik. Bunu benim üstlenmem, hem işin sahibi olarak daha doğru yolda ilerlememize neden oluyordu, hem de gece çalıştığım için daha huzurlu oluyordum. Bu işleri, normal mesai saatlerinde de yapabilirdim ama bu sefer hayal dünyam körelir ve yaratıcı biri olamazdım. Rahat olamadığım için üretemez, dış etkenlerle uğraşırken daha sinirli biri olurdum.

    Tek başıma sessiz sakin çalışırken ve bütün dertlerden uzak dururken, odaklandığım işe daha fazla değer kattığımı düşünüyorum. Çalışma arkadaşlarımın da katkısıyla hedefe daha hızlı yaklaştık. Çünkü bunu tek başıma yapmaya kalksaydım daha yolun yarısına bile varamazdım. Sadece bu odaklandığımız işten kendimi çıkarttığımda bile, hem iş ilerlerken, ofisin maddi açıdan çalışabilmesi için gerekli bütçeyi gece müşteri işleri yaparak kurtarabiliyordum. Çalışma arkadaşlarımı müşteri işleri ile boğmak doğru değildi. Tek bir şey için toplandık ve bu doğrudan uzaklaşmak büyük bir tehlike olurdu. Bu müşteri para getirir ama zaman götürür paradoksuyla ilgili yazdığım bu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim.

    Baba olduktan sonra normal mesai saatlerine dönmem gerekti. Çünkü zombi bir baba imajı bana itici geliyordu. Normal insanların yaşam sürecine denk gelemiyorken, çalışıyorum diye kızımı görmeyecek değildim. Normal insanlar uyanırken benim uyumam bana bugüne kadar koymadı ama kızımla birlikte uyanıp, birlikte uyumak istiyordum. 15 aydan beri artık ben de normal insanlar gibi yaşıyor, normal saatlerde alışverişe çıkıyor, telefonlarıma cevap veriyor, kapım çaldığında seviniyor, arkadaşlarımla görüşebiliyorum. Buraya kadar iyi ama 15 ay öncesine kadar sahip olduğum e-sosyal çevrem artık yoktu. İki ucu boklu değnek tanımı tam bu durum için denilmiş olabilir. Normal mesai saatlerinde gtalk listemde herkes offline, sosyal ağlardan takip ettiğim bütün profiller ıssız. Ben uyurken, herkes uyanıyor, ben uyandığımda herkes uyuyor. Ne kadar garip değil mi?! Şimdi de ben farklı insan oldum. Bundan 5 yıl önce de tersi durum için farklıydım, şimdi dünya standartlarına göre normal oldum ama çevrem değiştiği için kendi normal çevreme göre farklı bir insan oldum.

    Odaklanma sürecini geride bıraktığım için, Allah’a şükür işler artık rayına girdiği için eskisi gibi bu durum beni yıpratmıyor. Zaten daha iyi bir hayat için böyle çalışmıştım. Artık ben de normal bir insanım.

    Bu vakte kadar normal insanlar gibi çalışsaydım, hayatı 2 yıl geriden takip ediyor olurdum. Şimdi gündüz takviyesiyle birlikte 2 yıl ilerideyim.

    Not: Bu yazıyı gece mi çalışmak daha iyi, gündüz mü çalışmak daha iyi diye artılarıyla eksileriyle anlatıp, hangisinin daha iyi olduğunu söyleyerek nihayete erdirecektim. Ama yazarken farkettim ki gece çalışması yapmasaydım, güneşin kıymetini şuan bilmiyor olacaktım. Bence odaklanmanız gereken bir işiniz varsa bir süre normal hayattan uzaklaşın. Sonra güneşin keyfini sürersiniz. Ve o zaman anlarsınız neden gece var, neden gündüz var.

     
    • zeynep 20:27 - 09 Şubat 2012 Permalink

      tam da şu an çalıştığım iş, gece home office şeklinde. 2 aydır calışıyorum ve asosyalleşmeye başladığımı iyice hissetmeye başladım. belki çalıştıkça alışılabilecek bir şeydir gece çalışmak ama kesinlikle beden yorgun oluyor ve sosyal hayat neredeyse olmuyor artık. her yiğidin harcı değil yani..

    • admin 20:30 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Yazıya eklemeyi unutmuştum ama insan çok da iyi kilo alıyor aman dikkat :) Kolay gelsin size de.

    • zeynep 20:41 - 09 Şubat 2012 Permalink

      ben stresten olsa gerek, tam tersi yemeden içmeden kesildim:)

      sırt-bel ağrıları, göz damlasının bile artık acıyan göze etki etmemesi vs şimdi devam etsem bitmez, kısacası hala alışamadım. bakalım nereye kadar gidecek.

      Ama yazının sonunda dediğiniz gibi, neden gece var neden gündüz var gerçekten çok iyi anladım.

      teşekkür ederim, size de kolay gelsin.

    • admin 20:47 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Aslında stresle alakası yok, yemek normal insan düzenine dahil olan birşey. Gece saatlerinde çok fazla yemek yeme tercihiniz yok, evde sizden başka yaşayan birileri varsa, onlar uyurken sizin yemek yapmanız da zor oluyor..vs Tamam çok yenmiyor ve oturmaktan da başka birşey yapılmadığı için iyi kilo alınıyor. :)

      Bir süre sonra insan alışıyor, gündüz bile bu kadar çok çalışsanız gözünüz ağrır. Ama gündüz ilgilenebileceğiniz çok şey varken, gece sadece bir monitör oluyor karşınızda.

    • zeynep 21:05 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Doğru, her işin kendine göre artıları eksileri var aslında.

      Benim ilk iş tecrübem bu. Bu yüzden sanırım sürekli şikayet halindeyim, bir de 4te başlıyor evde bilgisayar başında ve gece 1-2 ye kadar sürüyor. Evdekiler işten geliyor ben yeni işe başlıyorum :/

      Tam gece başlasa, 10da falan bile başlasa iyi ama 4te başlamasına alışamadım daha.

    • admin 21:07 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Kendi idealleriniz için değil o zaman bir başkası için mesai yapıyorsunuz anladığım kadarıyla. Böyle saat kalıplarına girmek gece çalışması için çok daha zordur. Merak ettim ne iş yapıyorsunuz?

    • zeynep 21:18 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Evet bir başkasının işini yapıyoruz aslında bir kaç kişiyiz. Amerika’daki işyerinin satışlarını internet üzerinden(ebay) yönetiyoruz, tr’dekiler olarak.

    • admin 21:19 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Gayet vizyonu açık, global bir iş yapıyorsunuz bence bunlar tatlı yorgunluklar.

    • zeynep 21:41 - 09 Şubat 2012 Permalink

      Bilmiyorum. Belki de saatlerden dolayı alışamadım daha. Neyse, daha fazla başınızı şişirmeyeyim. Yazı için teşekkürler, yalnız olmadığımı bilmek iyi geldi :)

    • Erkan 12:52 - 11 Şubat 2012 Permalink

      Bilgisayar programcılığına başladığımdan beri (12 yıl oldu) gece çalışmayı çok severim. Yazdığınız gibi sizi rahatsız eden kimse yok, işinize odaklanabiliyorsunuz. Kilo alma olayı çok istesem de benim için geçerli olmuyor maalesef :) bünye böyle yaratılmış ne kadar yerseniz yiyin olmayınca olmuyor =)

  • admin 17:37 - 02 February 2012 Permalink | Cevapla
    Etiketler: bursa hayvanat bahçesi, canon, canon 60d, canon 60d ile çekilmiş videolar, canon 60d videoları, korupark, kurgu, , vimeo, zellina   

    Vimeo 

    Paraya kıyıp sonunda daha iyi bir fotoğraf makinası aldığım günden beri, fotoğraf çekmenin yanısıra video da çekiyorum. Aldığım makinanın hakkını vermek lazım, Canon 60D video konusunda da gayet mükemmel. Şuan sadece f1.8 50mm lensim bulunmakta ama zamanla daha farklı lensler de alacağım. Son dönemde çektiğim videoları vakit buldukça kurgulayıp vimeo’ya yüklüyorum. İsterseniz siz de beni vimeo’dan takip edebilirsiniz: vimeo.com/canpacaci

    İşte çektiğim bazı videolar:

    1) Zellina markasının katalog çekimleri esnasında çektiğim backstage havalarında bir video:

    2) Bursa Hayvanat Bahçesi’nde çektiğim bir “Ayı” klibi:

    3) Kar yağarken Bursa Korupark kavşağında çektiğim farklı havalardan bir video:

     
  • admin 16:34 - 21 March 2011 Permalink | Cevapla
    Etiketler: blogger image import, blogspot, blogspot dışa aktar, blogspot fotoğraflarını aktar, blogspot fotoğraflarını indir, blogspot image import, blogspot xml, blogspottan site taşımak, blogspottan wordpresse taşımak, , wordpress içe aktar, wordpress import   

    Blogspot’tan Fotoğrafları Taşımak 

    Blogspot engellendikçe herkes kendi adresine geçmek istiyor. Aslında wordpress.com ve blogspot.com gibi güzel servisler varken, blog yazmaya yeni başlayan insanlar, ülkemizdeki yanlış kararlar yüzünden bu heveslerinden mahrum bırakılıyorlar. Elbetteki bu ücretsiz servisler bir süre sonra yetmemeye başlıyor ve kendi adreslerine geçmek istiyorlar ama özellikle yeni başlayanlar için bu durum bir zor oluyor. Ve hiç yoktan önlerine az da olsa bir maliyet (domain + hosting) çıkıyor. Ben de bu konuda çevremdeki kişilere olabildiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.

    Blogspot’tan kendi adresinde wordpress alt yapısını kullanmak isteyenler için sağladığım hizmette bu güne kadar en büyük sıkıntıyı blogspot’taki fotoğrafların taşınamamasından dolayı yaşıyorduk. Bilindiği üzere blogspot’tan yazıları, kendi alanınızdaki wordpress’e aktarmak çok kolay. Ayarlar bölümünden içe aktar diyorsunuz ve blogspot’u seçiyorsunuz. Bu sırada eğer blogspot’unuzun olduğu google hesabınızdan bağlıysanız blogspot adresinizi otomatik olarak görüyor ve size sadece bir tuşa basmak kalıyor. Ve bu özellik sayesinde blogspot’taki bütün yazılarınız, wordpress’e aktarılıyor.

    Fakat blogspot bu çıktıyı xml olarak verdiği için (yani tam olarak dosya aktarımı alamıyorsunuz) aktardığınız şekilde fotoğrafları hala blogspot üzerinden görüyor. Yani blogspot engelli olduğu için kendi adresinizde bütün yazılarınız olmasına rağmen fotoğraflarınız boş gözüküyor. Hal böyleyken fotoğrafları bir şekilde, wordpress’i kurduğunuz barındırma alanına taşımanız gerekmektedir. Şimdiye kadar sorduğum arkadaşlarımın çoğu bu işi manuel olarak yapmış ama çok fazla fotoğrafı olan siteler için bu çözüm çok mantıklı görünmüyor.

    Geçen hafta aldığım blogspot’tan wordpress’e taşıma işinde, blogspot sahibinin yazıdan daha çok fotoğraf ağırlıklı bir sitesi olduğu için bunun için mutlak bir çözüm arayışına koyuldum. İlk aklıma gelen, wordpress’ten tekrar bir xml çıktı alıp (dışa aktar) ya da phpMyAdmin üzerinden replace all komutu yazmaktı. Lakin, google’ın blogspot hizmetinde fotoğraflar için kullandığı birden fazla server vardı. Yani adresiniz.blogspot.com/uploads/fotograf.jpg diye standart bir yol olsa, adresiniz.com/uploads/fotograf.jpg diye tüm yolları değiştirebilirsiniz. Ama bir yazıdaki yazılar bile farklı sunucu yollarına gönderilmiş. (1bp,2bp,3bp,4bp tabi bu değişikliğin dışında .com/ ‘dan sonra bir çok farklı karakter ile klasörleme yapılmış. Sitedeki bütün fotoğrafları Picture Downloader gibi programla indirsek bile replace all yapmak için yine çok vakit ayırmak gerekiyor. Bu iş için bir çok çözüm düşündüm ve aradım ama ulaştığım hiçbir sonuç sağlıklı bir sonuç vermedi. Ta ki şu eklenti ile karşılaşana kadar:

    Blogger Image Import – Reloaded

    Taşıma işleminden sonra bu eklentiyi çalıştırarak, bütün fotoğraflarınızı kendi server’ınıza aktarabilirsiniz. Eklenti birkaç günden beri yapmak istediğim replace all fonksiyonunu çok iyi beceriyor ve bütün fotoğrafları upload klasörünüze atıp, yollarını otomatik olarak değiştiriyor. Yani eklenti sizin bütün fotoğrafları indirmenize ve bir kod yazmanıza gerek bırakmadan, tek tuşla fotoğraflarınızı da taşıyor. Size kalan tek şey Ayarlar bölümünde eklentiye blogspot adresinizi yazmak ;)

    Bu eklenti wordpress.org adresinde bulunmuyor, bu sebeple olabilecek sorunlardan ben de sorumlu değilim :) Ben denedim çalıştı ve başkaları da belki faydasını görür diye paylaşmak istedim. Keyifli bloglamalar ;)

     
    • wp 10:34 - 18 Nisan 2011 Permalink

      Aynı şeyi bir süre önce ben de tecrübe ettim. Nedense bloggerdeki içeriği wordpress.com üstündeki bir bloga taşırken resimler wordpress hesabına yükleniyor ama hostingdeki wordpresse taşırken yüklenmiyor.

  • admin 16:23 - 12 March 2011 Permalink | Cevapla
    Etiketler: otomatik tamamlama, , wordpress arama, wordpress arama çubuğu, wordpress arama fonksiyonu   

    Otomatik Arama Tamamlama 

    Aşağı yukarı herkes sitesinde arama çubuğu kullanıyor, peki bu arama çubuğunda yazdığımız şeyleri mesela Google’daki gibi otomatik önermesini ister misiniz?

    (Devamı …)

     
  • admin 15:46 - 03 February 2011 Permalink | Cevapla
    Etiketler: sabit yazı, sticky post, wordpresss   

    Anasayfada sadece sabit yazıların görüntülenmesi 

    WordPress’in sabit yazılar (sticky post) özelliğini herkes önemli bir yazısı için en az mutlaka bir kere kullanmıştır. WordPress yönetiminden sabit seçtiğiniz yazı en üste duracak şekilde konumlanır. Geçtiğimiz haftalarda yapmış olduğum bir sitede müşteri ana sayfada sadece sabit olarak seçtiği 4 tane yazının görüntülenmesini istemişti. Ana sayfada query_post ile 4 yazıyı göster yaptığımızda 4 tane sabit yazıyı en üste taşıyor fakat o sabit yazılardan sonra eklenen (tarih olarak) yazıları da eklemeye devam ediyordu. Yani showpost=4 kodumuz sadece normal yazılar için geçerliydi, kaç tane sabit yazı varsa artı olarak da 4 tane normal yazı basıyordu. Aradığım kod ana sayfada sadece istediğim kadar sabit yazı özelliğini taşıyan yazıyı basmaktı. Google amca sağolsun aramanın gücüne biraz daha inancımızı arttırdı ve bu sorunumuzu da çözmüş olduk.

    Anasayfada “sadece” ve istediğimiz kadar sabit yazının gösterilmesi için gereken kod:

    (Devamı …)

     
    • ozer 21:53 - 15 Aralık 2011 Permalink

      saol çok işime yaradı ..

c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
İptal