Recent Updates Toggle Comment Threads | Keyboard Shortcuts

  • admin 11:37 on 09 December 2013 Permalink | Reply
    Tags: Barış Manço, Bülent Ersoy, Demet Akalın, Devlet Bahçeli, Gülşen, Justin Bieber, Lady Gaga, Müslüm Gürses, Serdar Ortaç, Sezen Aksu, Sinan Akçıl, Süleyman Demirel, taklit, taklit ne demek, Zeki Müren   

    Taklitler Yok Oldu 

    Geçen hafta kızım Ezgi yemek yerken bana “-Taklit ne demek baba?” diye sordu. O sırada ben de annesini taklit ediyordum aslında, “-Neden kız gibi konuşuyorsun?” diye sordu önce, “-Babacım, anneni taklit ediyorum.” dedim. Neden sorusundan daha zor bir soru sordu; “-Taklit ne demek baba?”

    Yapılan işin ne olduğunu biliyor aslında ama kelimeyi ilk defa duyar gibiydi, “-Annen gibi konuşuyorum.” cümlesindeki (-gibi konuşmak) cevaplaması daha kolay olacakken, taklit kelimesinin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Üzerinden 1 hafta geçmesine rağmen halen daha verebileceğim iyi bir cevap yok.

    Bunun üzerine halen daha kafa yoruyorum, bu sebeple sizlerle de paylaşmak istedim. Aslında çok kötü durumdayız!

    taklit01

    Taklit kelimesinin ne anlama geldiğini çok da açıklamaya gerek yok aslında, gayet basit ve anlatılabilir birşey. Etimolojisine baksak bile sıkıntı yok.

    taklit02

    Asıl sıkıntı 3 yaşındaki bir çocuğa taklidini yapabileceğim bir “ikon”un olmaması! Hala düşünüyorum. Kimi taklit edebilirim ki?

    Hatırlasanıza ne kadar eğlenceli bir siyasi hayatımız vardı; plastik kuklalar, karikatürler, televizyon şovlarındaki taklitler… v.s. Bugün kim Süleyman Demirel taklidi yapamaz ki? Ya da biri yaptığında kim yanlış tahminde bulunabilir? Şimdi 3 yaşındaki çocuk İnönü’yü, Özal’ı, Ecevit’i nereden bilsin? Elde sadece Devlet Bahçeli mi var? Püskevit, 40 yapar…

    Taklidi yapılabilen insanlar ve taklit yapılmasından rahatsız olmayan insanlar olarak ikiye ayırmak zorundayız. Ve hala daha düşünüyorum, taklit yapılmasından rahatsız olmayan insan kaldı mı? Ya da taklidi yapılabilecek kadar özgün biri?

    Sanatçılara gelelim? Zeki Müren, Barış Manço? Ulan Müslüm Gürses bile öldü!

    Elde kalanlar ise şuan 3 yaşındaki çocuğa hitap etmiyorlar. Sezen Aksu’yu nereden tanısın? Müzik kanallarında şuan dönen bir klibi yok. Gülşen var, Demet Akalın var, bunları nasıl taklit edebilirim? Bülent Ersoy için “-Baba, bu kız mı erkek mi?” diye sorduğunda kanalı nasıl değiştireceğimi bilemedim. Serdar Ortaç’ı, Sinan Akçıl’ı mı taklit edeyim?

    Hala düşünüyorum, taklidini yapabileceğim bir ikon yok. Justin Bieber, Lady Gaga mı taklit edeyim? Kostümsüz, makyajsız taklit edilebilen ikonlar olmalı. Kaldı mı? Ben bulamadım. Özgün bir karakter yok lan! Ya öldüler, yaşlandılar ya da 3 yaşındaki çocuk tanımıyor (hitap etmiyor), bazılarına da benim götüm yemiyor.

    10 saniyede aklıma biri gelip de taklidini yapamadım. Yazıklar olsun bana…

     
    • Ömer 17:57 on 12 Nisan 2014 Permalink

      Yazdığın yazıyla kullandığın etiketler arasında bir bağ yok, milleti kandırarak bi s***m yapmaya çalışma lan. b*k gibi site açmışsın a*k

  • admin 15:14 on 21 August 2013 Permalink | Reply  

    Ölelim mesela 

    Kitap okumak istiyorum
    Sadece kelimelerle başbaşa
    Bunu beceremiyorum, konuşmak istiyorum
    Kendimle başbaşa
    Deli gibi
    Korkuyorum belki kendi cümlelerimden
    En iyisi yazıyorum
    Ne yazdığımı merak etmeden
    Kabullenmeden, kavuşmadan
    Yükleme varmadan, bakmadan

    Akmadan

    Lanet olası iki damla yaş
    Hem de gözün içinden
    Özün dışından
    Sözün kenarından
    Cümlenin ortasından
    Kelimenin noktasından.

    Tek nokta

    Lanet olası üç nokta
    Hem de anlamını sana bırakan
    Giden…

    İçimden geçenleri yazmak daha zor mesela
    Mesele içim değil ki orada
    Burada olan sadece iz
    Biz…
    Ki biz onlara, iç de demeyiz
    İçim değil ki içelim
    Dışım değil ki bilelim
    Bileyelim birkaç kelimeyi
    Biraz da ayıralım özneleri
    Son sözleri sevelim
    Ne bileyim…

    Ölelim mesela

    Öyle bilelim…
    Gelelim yan yana, -de gibi, -ki gibi
    Koşulsuz ayrılmayalım
    Koşul varsa da koşalım, kaçalım
    Açalım içimi
    Belki o zaman kolay olur

     
  • admin 15:07 on 21 August 2013 Permalink | Reply  

    Senin kanatların yok! 

    Uçuyor… O nasıl kanatlanmak
    Susuyor… Kanarak
    Bana bak! Senin kanatların yok!
    Ayakların ayaklanmaz, rahat ol!
    Hayatın rahatlamaz, uçarak…
    Kaçarak, ellerin uzaklaşmaz,
    Kalbin yumuşamaz, beynin uyuşamaz.
    “Uyuşmaz… ”
    Karıncalanmaz ve aynı şeyi hissetmez.
    Yabancılaşmaz gözlerin
    Yabanileşmez sözlerin
    Özlerin açığa çıkmaz
    Açık açık konuşamaz
    Duramaz…
    Vuramaz, yaramaz!
    Varamazsın gideceğin yere
    Uçma!
    Vururlar…

     
  • admin 19:37 on 27 July 2013 Permalink | Reply  

    Anırsın, bırak 

    Aşk gariptir,
    aşk bitiktir,
    aşk bitirmektir,
    bitmektir.

    Elinde bir anahtar vardır, vardır sanırsın,
    sanırsın ki kapıyı açacak…
    Düşünmezsin.
    Düşünemezsin,
    anahtar tek taraflı değildir çoğu zaman…

    01

    Çevirir çevirir durursun,
    arar arar yanılırsın,
    ne kadar pislenirsen o kadar temiz kalırsın…

    02

    Aksa da sular, aklının odaları kilitlidir zaten.
    Açamazsın…

    03

    Kaçamazsın diyemem zaten,
    kaçamamışsındır ki aşık olmuşsundur.

    Zordur…

    Sen istediğin hamleyi yap, tutunamazsın,
    tutamazsın,
    vuramazsın,
    unutulursun…

    04

    Boşuna oynarsın, çizdiklerin, yazdıkların da boşunadır,
    hoşuna gitmez,
    gidemez…

    05

    Bir kadın çizeceksin…

    06

    O’nun gibi bırakıp gitmeyecek,
    saklayıp duracaksın, kimseler sevemeyecek

    07

    Sanırsın…
    Anırsın, bırak
    Sen misin eşek?!

    08

    Gizlidir aşk, hislidir başka,
    aşka gelince konu kaçarsın,
    açarsın,
    unutamazsın…

     
  • admin 14:31 on 23 July 2013 Permalink | Reply
    Tags: baykuş, fare, karınca, salyangoz, sivrisinek, yarasa, yılan   

    Hayvanları Yanlış Tanıyoruz 

    Hayvanları o kadar yanlış tanıyoruz ki. Hayret ettiğim çok konu var. Dinen ya da ilmen bile olsa bize bolca yalan aktarılmış. Yanlış hayvanlardan nefret etmişiz, yanlış hayvanları sevmişiz. Yılanı gördüğün yerde başını ezersin ama bir örümceğe dokunmazsın. Evdeki hamam böceğini terliğinde anında gebertirsin, karıncaya dokunmazsın. Çünkü bazı hayvanlar çok itici olabilir ama bazılarının da çok mistik havaları vardır. Sonra adamlarda inek kutsal hayvan olduğunda gülersin. Hatta uzun bir süre dünyanın bir öküzün boynuzları üzerinde olduğuna inanmadın mı?

    29801442734

    Baykuş

    Mesela bir baykuşu düşünün. Bir evin çatısına bir baykuş konsa ve ötse… Bütün mahalle halkı o evden cenaze çıkacak diye bekler. Ve halt ederler. Gerçek Müslüman olsalar geleceğin, sadece ve sadece Allah’ın bilgisinde olduğunu bilirlerdi.

    baykus

    Herkesin bildiği bir husus baykuşların gözleri öndedir. Peki gözleri ön tarafta olan canlıların ortak özellikleri nedir? Et yemeleridir! (Bize okulda öğretildiği gibi gözleri yanlarda olan kuşlar, ağaçlardaki börtü böceği yemez. İnadına sizin taneli mahsullerinizi yer.) Baykuşların gözleri gece görüş özelliğine sahiptir. Peki et yiyen ve gece görebilen bu hayvanların en öncelikli işi karnını doyurmak olduğuna göre, ne yer bu hayvanlar? Gece ortalıkta ne dolaşıyorsa onu yer. Yani fareleri!

    Ev veya apartman yaptırdığınızda tuvalet, mutfak, banyo gider borularının hep aşağıya gittiğini bilirsiniz. Ama en üst kattaki borular yukarıya devam eder ve buradan çatı arasına ulaşır. Bunun sebebi sistemin havalandırılmasıdır. Tavan arasına çıkan pis su havalık boruları olmayan apartmanların dairelerinde acayip koku olur. İşte kanalizasyon sisteminde yaşayan fareler de hava almak için bu borulardan tavan arasına veya çatıya çıkar. Eğer çatınıza bir baykuş gelmişse siz şanslısınız demektir. Baykuşu kovalar kaçırırsanız farelerle yaşamanız kaçınılmaz olacaktır.

    Ama artık çok geç, çünkü şehirde bir baykuş görmek artık mucize oldu, geçmiş olsun.

    karinca

    Karınca

    Herkesin inandığı bir diğer husus ise; karıncalar çok faydalı, çalışkan hayvanlardır muhabbeti. Hatta iş yerlerinin duvarlarına veya kapı üstüne karınca duası asılır. Hiç kimse de ne yazıyor burada diye merak etmez. Üstelik hiç kimsenin okuyamayacağı Arapça dilinde yazılıdır.

    (Dua, Allah’a yalvarış olduğuna göre, Türkçe olmalıdır.)

    Neyse konuyu fazla saptırmadan esas konuya gelelim. Bahçemde gül fidanları var. Dikkat ettim, yeni sürgünleri küçük yeşil bitler sarmış vaziyette. Yine gözleme devam ettim. Acayip fazla miktarda karınca da aşağı yukarı geziniyor. Tamam diye rahatladım. Nasıl olsa bu çalışkan karıncalar bunları yer ve ben de kurtulurum dedim.

    Birkaç gün sonra baktım ki yeşil bitlerin sardığı tomurcuklar boynunu bükmüş ve neredeyse tüm yeni sürgünler bitlerle kaplanmış vaziyette. Yahu dedim kendi kendime. Bu bitlerin ayağı olsa bu kadar hızlı gidip en uçtaki sürgünlere ulaşamaz. Nasıl oluyor bu iş diye merak ettim. Hem gözlemledim hem de araştırdım ki neticede karıncalardan büsbütün soğudum. Meğerse bu bitler fidanın öz suyunu emerken, karıncalar da yeşil bitlerin tatlı dışkısını alırlarmış. Hatta bu bitleri karıncalar taşıyıp her yere yayarlarmış. Dahası yeşil bitleri yiyen uğur böceği gibi böceklerle de savaşırlarmış.

    Şimdi fidan hatta ağaçlarda sadece karıncaları izliyorum. Eğer bir bitkide karıncalar aşağı yukarı seyrüsefer halinde ise; bilin ki o bitkide zararlı bir böcek vardır. Karıncalar onlarla ortak yaşıyorlardır. Çoğu ziraatçı karınca faaliyeti ile zararlı böceklerin faaliyetinin doğrusal olduğunu bilir. Ancak ağaç gövdesine kireç sürmenin karıncaları uzaklaştırdığını sanmayın. (Ağaç gövdesine kireç sürmenin şu faydası vardır. Kireç mantar faaliyetine izin vermediği için ağaç kabuğu her dem taze pürüzsüz kalır. Aşırı çatlaklar oluşmadığı için kabuğun kuytularına gizlenen böceklere müsaade etmemiş olursunuz.) Hatta zehirli ilaç bile sürseniz karıncaların önünü kesemezsiniz. Ancak yapışkan bir madde ile önlenebilir.

    Karıncaların tabiatta birçok faydası olduğunu unutmayalım. Biz burada yanlış bildiğimiz gerçekleri açıkladık o kadar. Diğer yandan zararlı ilan edilen birçok hayvan son derece insanlara faydalıdır.

    Yanıldığımız hayvanlar: Bize çok kötü, zararlı diye öğretilen hayvanlar masumdur.

    salyangoz

    Salyangoz

    2004 yılında bahçeli bir eve yerleştiğimizde beni en çok rahatsız eden şeylerin başında bahçedeki küçük küçük yüzlerce salyangozun olmasıydı. Hatta bazı bitkilerin yaprakları delik deşik oluca bunu salyangozlar yapıyor dedim ve başladım ilaçlı mücadeleye. (Yeterince büyük olsalardı onları elle yakalar ve yemenin yollarını arardım. Zira seneler önce İtalya’da göl kenarındaki bir lokantada yediğim salyangozlu pilavın tadını unutamıyorum.) İlaç granül halindeydi ve duvar üstlerine serpip yan tarafını da ıslatıyordum ki salyangozlar çabuk gelsin diye. Hakikaten bir müddet sonra bu duvarın üzeri salyangoz kabukları ile doldu. İçleri boştu. Nereye gitti bunlar diye hiç düşünmedim. Her halde ilacı yiyen kuruyordu.

    2 sene ilaçlı mücadeleden sonra gördüm ki bahçemde hiç salyangoz kalmadı. Ama bitkilerin yaprakları daha fazla bir şekilde yenmiş vaziyette idi. O halde bitkilerin yapraklarını başka haşaratlar yiyordu. Yapraklarla aynı renkteki tırtılları gözle fark edemiyorsunuz. Mikroskobik canlıları da göremediğimiz gerçeğinden yola çıkarak salyangozları aklamaya karar verdim. Son senelerde hiç salyangoz öldürücü ilaç kullanmadım yine çoğaldılar ama eski nüfuslarına erişemediler henüz. Dikkatimi çeken husus, salyangozların dolaştığı yerler çok rahat gözlenebilmekte. Ama bu bitkiler capcanlı ve yenik de yok. Daha çok kuru dalları seviyorlar.

    Salyangozların iki çeşidi olduğunu öğrendim. Ot yiyenler ve et yiyenler. Demek ki benim bahçedekiler et yiyenlerden. Peki bitkilerin üzerinde ne eti yiyorlar? Demek ki bitkilerin üzerine yapışan minik böcekleri yiyorlar.

    Artık salyangozları daha fazla sevmeye başladım.

    yarasa

    Yarasa

    Vampir filmleri seyrede seyrede yarasaları kan emici, çok zararlı, korkunç hayvanlar olarak tanıdık. Sizlere kendi gözlemlerimi anlatacağım.

    Bursa, Mudanya, Güzelyalı’da yazlığımız var. Bu şirin yerin en önemli yerlisi ise sivrisineklerdir. Yazlıkçılar yeni binalar yaptıkça var olan sulak sazlıklar bayağı azaldı ama sivrisinekler azalmadı. Herkes sokak aralarına bırakılan çöplerin fazla sivrisinek yaptığını söyler. Karasinek nüfusunu artırdığı bir gerçek ama sivrisineklerin bununla orantılı olup olmadığını bilen yok.

    Daha önce her yaz gittiğimiz 37. sokaktaki ananemlerde, her gece sivrisinek kovucu tabletlerden medet umuyorduk. Meğerse kapalı odalarda birçok zararı varmış. Daha sonra kendimize ev alıp mekanı değiştirdik. Yeni evimizin olduğu yerde hiç sivrisinek yoktu. Şaştık kaldık. Dedik ki bu mahalle daha temiz ve çöpler ortada değil.

    Seneler geçtikçe belediye faaliyetleri arttı. Çöpler muntazam toplanır oldu. Hatta arkasına sisleme aleti takılı kamyonetle sivrisineklerin kökünü kazıtır gibi oldular. Veya biz öyle zannettik. Eski oturduğumuz evin orada sivrisineklerin faaliyeti aynen devam ediyor. Yeni evimizin orada ise sivrisinekler yıldan yıla çoğalıyor.

    Ne değişti diye sorarsanız:
    1. İlaçlama çoğaldı
    2. Çöpler toplandı
    3. Binalar arttığı için sazlıklar azaldı

    Tüm bu iyi işlere rağmen sivrisinekler niye çoğalıyor? İşte burada en önemli husus devreye giriyor. Yeni evimizin çatısından akşam hava kararırken yarasaların akın akın çıktıklarını görüyorduk. Bu kadar çok hayvan gecenin karanlığında havada uçarken ne yiyebilir? Tabii ki sivrisinekleri yiyecek! Çünkü gece havada sivrisinekler var, karasinekler yok. Dolayısıyla yeni evimizin orada sivrisinekleri yiyen yarasalar yüzünden rahatça uyuyabiliyorduk.

    Zamanla değişen ise yeni havuzlu binaları eklenmesi oldu. Eskiden saat 23 olunca evlerin ışıkları kapanırdı. Zira beyler işe gidecek ve ertesi gün Güzelyalı hanımlara ve çocuklara kalacaktı.

    Yeni binalar, sönmeyen yeni ışıklar ve susmayan bir gürültü getirdi.

    … ve bizim çatıdan akşam olunca yarasaların sortisini göremez olduk.
    … ve sivrisinekler çoğaldı!

    Yarasaların yüzünden zarar gören hiçbir vatandaşımız yokken niye bu faydalı hayvanları kötü diye vasıflandırıyoruz ki?

    yilan

    Yılan

    Nerede yılanın adı geçse herkesin dikenleri tüy tüy olur…

    • “Koynumda yılan beslemişim” deriz. Halbuki beslenen ve ihanet eden insandır.
    • “Denize düşen yılana sarılır” deriz. Halbuki tahta parçası tercih edilir. Üstelik denizlerimizde değil yılan, balık bile yok.
    • Bakışlarını beğenmediğimiz birine “yılan gibi” deriz. Halbuki yılanlar bizim gördüğümüz gibi algılamazlar.
    • “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” deriz. Ama yılanların dilini konuşamadığımız için bir işe yaramaz.

    Velhasıl çoğu kişi “yılan” kelimesine karşı ön yargılıdır. Bir kere hiçbir hayvan karnı tok iken yemek yemek için uğraşmaz. Halbuki insanlar yiyemediğini depo eder.

    Kuyruğuna basmadıkça yılan size saldırmaz. Zaten insandan kaçmayan hayvanlar çok azdır.

    Yılanlar ne ile beslenir? Adana kebap, rakı, cacık severler mi acaba? Yoksa bir tarla faresini mi tercih ederler. Ahıra girip ineklerin sütünü içtiği rivayet edilir ama sonra çekip gidermiş. İneğin koynunda beslenmezmiş.

    “Tarlaya ektim soğan” derseniz onu da yılanlar yemez. Yani bitkilerinize hiçbir zararı yoktur.

    Hindistan’da bunların en zehirlilerini bile sepete koyup zurna eşliğinde oynatıyorlar. Holywood filmleri şahidimdir.

    Dünyada bir sürü avcı yakaladıkları yılanların zehirlerini sağmakta ve ilaç firmalarına satmaktadır. Onlar da insanlara faydalı ilaçlar yapmakta.

    Yine “yılan derisi” çanta, kemer ve ayakkabılar bayağı yüksek fiyattan satılmakta.

    Korku filmlerinden esinlenen TV program yapımcıları, masum, karnı tok ve zehirsiz yılanları, onlardan daha tehlikeli olan insanlarla aynı kaba koyarak reyting kovalamakta…

    İsviçre’de bir süper markette 3 metre boyundaki yılanı ailecek kucaklayan insanlar hatıra fotoğrafları çektiriyorlardı. Ben gözlerimle gördüm.

    Bizim bu kadar samimi olmamıza gerek yok ama yılanlar tarla farelerini afiyetle yerler ve size görünmek istemezler.

    Sonuç olarak doğayı iyi düşünmek iyi gözlemlemek gerekir. Size dayatılanı yaşamak zorunda değilsiniz. Çevrenize ne kadar faydanız var? Senin mahallende dolaşan köpekten rahatsız olursun tekme tokat, hatta sopayla hayvanı döversin. Lan elin adamının sokağında bizdeki sokak köpekleri gibi maymun dolaşıyor, kanguru dolaşıyor hadi onlara da saldırsana?! Mesele güç meselesi mi sadece?!

    Bu hayatta sadece “sevimli” olan hayvanların mı yaşama hakkı var? Tüketim toplumunda insanların tabii ki doğa ile bir ilgileri kalmadığı için sadece nefret et denilenden nefret ediyor, sev denileni seviyor. Benim içim rahat, kendi bahçemde olumlu bir ekosistem kurduğuma inanıyorum.

     
    • Barış Ünver 00:58 on 24 Temmuz 2013 Permalink

      Yazı güzel, bilgilendirici ama neredeyse 1 yıl sonra yeni bir yazıyla aramıza dönmüş olmandan dolayı şu anda ağlıyorum biliyor musunuz sayın Paçacı :’). Hoşgeldiniz.

  • admin 10:25 on 15 September 2012 Permalink | Reply
    Tags: ekşi sözlük, , fotokritik, foursqaure, friendfeed, , petabyte, sosyal ağ, sosyal mecra, , , zettabyte   

    Bundan x sene sonra paylaştığımız içeriklerin durumu ne olacak? 

    Ciddi ciddi düşünmeye başladım, bundan X sene sonra sosyal medyada paylaşacağımız içerikler ne olacak?

    Yazdığımız içerikleri printer’dan basıp, klasör klasör listelemeli miyiz? Yangın, sel, deprem… v.s.? O zaman digital arşivciliğin neden doğduğunu mu anlıyoruz? Peki 30 yıl sonra bu arşivi barındırdığım servisin durumu ne olacak? Ömür boyu garanti verse bile benim ömrüm ne kadar? Ben öldükten sonra o arşivi kim farkedecek? Kendi data diskim bana ne kadar hizmet verebilecek? Deprem onu da yıkmayacak mı? Printer’dan bas, datanı kendine kaydet, online servise yükle, belli aralıklarla bunları tazele ve çoğalt, başka bir servise daha kaydet…vs Digital çöplük değil mi?

    Çektiğimiz fotoğrafları basıp mı saklamalıyız? Nereye kaydetmeliyiz? Ses dosyaları, görüntü dosyaları?

    Arşiv niteliğindeki dosyalardan bahsetmiyorum, mesela şuan yazdığım yazının ömrü ne kadar? Hosting ücretini ödeyemediğim güne kadar mı? Attığım bir twit, twitter’ın dükkanı kapattığı güne kadar mı? (*friendfeed sorunsalı)

    Google, servislerini zırt pırt kapatıp yenisini açarken, dosyalarını kaydet diye uyarıyor sağolsun. Friendfeed eski tarihleri silerek yenilerine yer açıyor. Facebook zaman tüneli ile en doğrusunu yapıyor. Twitter bütün içerikler bana aittir, ben karar veririm diyor. Ekşi Sözlük nereye kadar yaşayabilecek? R10.net 7 aylık arşivini kaybetti ve kendi sonunu hazırladı.

    Bir sosyal mecranın yedekleme sistemi nasıl olmalı? Bunu kişi mi düşünmeli, mecra mı?

    Sosyal ağlarda bir günde üretilen toplam içerik 2 petabyte! Hali hazırla disk üretimini ile başa baş gidiyor. Yenilerini üreterek mi çözüm bulacaklar? Fiziksel boyutlarını kim depolayacak?

    500.000 yıl öncenin verilerine ulaşılabiliyorken, bundan 30 sene sonra bugünün verisine ulaşabilecek miyiz? Dünya üzerindeki toplam veri şuanda 1 zettabyte boyutunda. 2012 sonunda bunun 1.8 zettabyte olması düşünülüyor. Yani 1 milyar 800 bin terabyte eder!

    Dijital veri dünyasının en büyük çıkmazına hoş geldiniz. Önümüzde 3 adet seçenek var.

    1) Verileri sıkıştırarak saklamak. (Örnek: Facebook yüklediğiniz bir fotoğrafın kalitesini bozar. Böylelikle sizin bilgisayarınızdaki 2mb’lık bir fotoğraf 50kb’lık bir şekilde dönüştürülerek yüklenir.)
    2) Geçmiş bir süreyi takiben verileri silmek. (Örnek: Friendfeed’te 21 sayfa yani 630 gönderinizin arşivini tutar.)
    3) Veri girişlerini belli bir kritere bağlamak. (Örnek: Fotokritik’te 72 saatte 1 fotoğraf yükleme hakkınızın olması. Sözlüklerde 10 adet entry’i onaya verip yazar olma hakkı kazanmak. (Böylelikle doğru ve kaliteli içerik yazarı sahiplerine ulaşıp, çöplükten biraz uzak durulabiliyor. Yumurta kafaların büyüklüğü sizce nedir?))

    Mesela Twitter’da 2009 verilerine göre (4.5 milyon twitter kullanıcısı arasında yapılan bir istatistik değeri) kullanıcıların,

    • 79.79% profilinde bir url yazmamış.
    • 75.86% profilinde hakkında yazısı yazmamış.
    • 68.68% bir lokasyon bildirmemiş.
    • 55.50% kimseyi takip etmemiş.
    • 54.88% hiç twit atmamış.
    • 52.71% hiç takipçisi yok.

    Çöplüğe bakar mısınız? Nasıl engelleyebilirsiniz?

    2011 yılında ayda 235 milyon dakika video izlenmiş. Bu rakam 2016 yılında ayda 3 trilyon dakika olacak!

    Peki buna gerçekten hazır mıyız?

    Gerçekten büyük arşivcilikten ya da kişisel arşivcilikten bahsetmiyorum. Çektiğimiz fotoğrafın, videonun, yazdığımız bir yazının ömründen artık geçtim, şu an çektiğim ofisteki bir fotoğrafı 40 yıl sonra bulabilecek miyim? Herşey benimle birlikte mi silinecek, yüklediğim servis ile mi silinecek? Bunun sorumlusu sizce kim olmalı?

    Foursquare’de bir çok fotoğraf ekleniyor. Bu fotoğraflar 10 yıl sonra ne olacak? Foursquare’i yediğim, içtiğim, sıçtığım yerleri check-in yapayım olarak gören insanlara sormuyorum bu soruyu. Oradaki büyük veriyi kullanabilen kişilere soruyorum. Daha önce hiç gitmediğiniz bir yerde, sizin ne istediğinizi doğru bilen bir programdan bahsediyorum. Yorumları ile, arkadaş tavsiyeleri ile, arkadaşlarınızın ve diğer insanların gitme sıklıklarına göre, haftanın günü ve günün saatine göre doğru mekan olup olmadığını bilen, mükemmel ve doğru bir algoritma ile bana sunan, üzerine bir de fotoğrafını da gösteren bir servisten bahsediyorum. O fotoğraflar sizce de çok değerli değil mi?

    Konum bazlı fotoğraflar ne kadar önemli verilerdir. Bundan 100 yıl sonra 2012′de o heykelin durumu böyleydi, al ona göre restoratör ol, 2015′te bu sokağın her yeri çöplüktü, al ona göre sosyolojini yap. Fotoğraf var, doğru konum var, yorum var, gelen insan profilleri var. Bir istatistik uzmanı bunlarla neler yapmaz ki? Tabi ilk önce korktuğumuz yerlerden birisi de bu veriler.

    Kötüye kullanım için çok açık ama bir tarih için çok değerli değil mi?

    Bir arkeolog için bundan 200 yıl sonra, 1000 yıllık bir eserin sadece yapım bulguları mı önemli? 2018 yılındaki halini görebilse, daha ne ister ki? 1992′de x noktasından çekilmiş bir fotoğraf yok muydu? Vardı, ama kimbilir şimdi nerede? Bu veriye nasıl ulaşabileceğiz? Çöplüğün içinde bu veriyi nasıl bulabileceğiz?

    Dijital veri dünyasının en büyük çıkmazındaki 3 seçeneğin dışında bir seçenek daha doğmak zorunda. Ama bunu o mecrayı yaratan kişilerin değil, bu mecralardan veriyi doğru şekilde çekebilecek kişilerin yapması gerekiyor. Doğru verileri şimdiden doğru bir şekilde etiketlendirip 3. kişilerin saklaması gerekmekte. 2012 yılında dünyanın önemli noktalarında çekilmiş fotoğrafları şimdi doğru yere, doğru şekilde kaydetmeliyiz. A konusu hakkında 2012 yılında yazılmış yazıları saklamalıyız. B türünde kaydedilmiş müzikleri, C türünde çekilmiş filmleri, D türünde yazılmış blogları… Binlerde kategori ve milyonlarca alt kategorisi olan bir girişim değeri taşıyor bana göre. Eğer bunu şimdi yapmazsak, dijital çağın başında kaçırdığımız verilere yenilerini de eklemek zorunda kalırız. Dur şuna 2011′i de ekleyelim dersek yanılırız, şuanki doğru veriye şuan sahibiz. Daha fazla geç olmaması lazım. Bir wikiplaces.com olmalı, gün gün o noktanın fotoğraflarını foursquare’den, twitter’dan, facebook’tan kaydetmeli.

    Eğer şimdi bir garajım olsaydı, ve bu garajda bana sosyal haklar sağlayan bir devletim olsaydı hiç şüphesiz ki bu işe başlardım. Gelir modeli olmayan bir iş, bağışlarla para kazanılmayacak bir ülke. Götüm rahatta olmadığı için başlayamam. İşin içine gelir modelini sokarsam “doğru” olmayacak bir veri olur. Gelir modeli ne diye soran yatırımcılara nah yapmak zorunda kalırım. Tek kişi, tek kurumsal görüş değil. Üretilen içeriğin arasından doğru veriyi, doğru şekilde saklama sadece tarih için yapılabilecek birşey. Bir heykelin önünde fotoğraf çekilen bir apaçi değil, instangram ile heykeldeki atın taşaklarının efektlendirilmesi değil. Güçlü bir editör yapısı, güçlü bir sermaye. Bende yok ama olan başlasın lütfen.

    Arz ederim.

     
    • Serkan Cura 10:44 on 15 Eylül 2012 Permalink

      Dün bu konuda çok değer verdiğim ve bilgisine güvendim bi abimle konuşurken de aklıma geldi hali hazırda çalışmakta olan sosyal medya takip sisteminde 21 TB veri olduğunu ve bunun yıl sonunda 100TB yi geçeceğini söyledi. Bakıldığında bu verinin sadece text veri olduğunu varsayarsak gerçekten ciddi bir bilgi. İş olarak gerçekten gelecekte çok büyük bir iş sahasını barındıracak bir sektör “Data Management” ayrıca bilginin sahibinin yön vereceği bir geleceğe doğru gidilmekte bu da düşünüldüğünde kesinlikle geleceğin fırsatı diye düşünmekteyim ama evet kocaman bir ama sermaye gerçekten çok ciddi öyle 5 10 serverla olacak işte değil, Gelecekte belki de Data City kavramlarına erişmesi çokta uzak görünmeyen bir yapıya ihtiyaç duyuyor olması insanları korkutuyor olsa gerek…

    • Mustafa Öztürk 16:26 on 15 Eylül 2012 Permalink

      “500.000 yıl öncenin verilerine ulaşılabiliyorken, bundan 30 sene sonra bugünün verisine ulaşabilecek miyiz?” harika bir soru olmuş.
      Ama kıt olanın değerli olduğunu varsayarsak belki de bu çöplük bu verileri gerçekten çöp yapıyordur.

    • Fatih Toprak 05:38 on 29 Aralık 2012 Permalink

      Mükemmel yazı olmuş . Zihninize sağlık. Tek seferde nefessiz okudum.

    • fevzi 00:46 on 18 Haziran 2013 Permalink

      Hocam yazınızı sonuna kadar okudum ve sosyal ağlar ile ilgili benim asıl endişem ne biliyormusunuz… İnsanlar buralarda özgürce düşüncelerini, paylaşımlarını yaptıını zannederken aslında birilerininya reklam malzemesi oluyorlar ya da birilerinin kalbini kırdığı, işine keser vurduğu için mahkeme salonlarını boyluyorlar. Buradan da çıkan sonuç gayet açıktır, sosyal paylaşım siteleri bizlerin özelini, hayatını, geleceğini çalan birer zombileştirme platformlarıdır. Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim, Üslubunuzu beğendim :)

  • admin 16:19 on 13 August 2012 Permalink | Reply  

    Bir Tokat Gibi: Fırtına 

    Bizim kız tam bir deniz aşığı. Bütün hafta denize gidelim diye tutturuyor. Tabiki hafta içi mesai saatlerinin haricinde bu pek mümkün olmadığı için sadece pazarları denize gidebiliyoruz. Bu pazar günü ise uyandığı gibi “-denise, denise, tum, tuma bas, küreyk, tumda, bıcı bıcı…” kelimelerini sayıklamaya başladı. Yani denize gidip, kuma basmayı, kova ve küreği ile kumda oynamayı, sonra da denizde yüzmek istediğini belirtti :)

    Sabah o kadar muhteşem bir hava ve o kadar durgun bir deniz vardı ki, evde fazla vakit kaybetmeden hemen deniz kenarına indik. Ezgi kumla oynamaya başladığında hafiften rüzgar çıktı, hava kararmaya başladı. Ama bunlar denize girmek için sorun değildi, biraz sahilde oyalandıktan sonra denize girdik, su inanılmaz güzel, temiz ve berraktı. Ama hava bir yandan kapanmaya başlıyor, rüzgar kendini hissettirmeye devam ediyordu. Sonra bir de şimşek çaktı mı hemen denizden çıkıp eve gittik. Eğer yanımda Ezgi olmasaydı, oh birazdan yağmur yağacak ne kadar güzel yüzülür ha derdim ve o fırtınaya yakalanabilirdim… Rüzgarın etkisiyle çocuk üşümesin diye eve gittim. Evimiz 5. katta, 80 basamak çıkana kadar 3-5 şimşek sesi daha duyduk, eve girdiğimizde Ezgi hemen banyoya girdi, yıkandıktan sonra hava iyice kararmıştı ve aşırı bir yağmur başlamıştı. Denizde saçma bir şekilde deli dalgalar, su yüzeyine vuran dolu tanelerinin çıkarttığı garip şekilleri videoya almak istedim. Bu videoyu çekmekteki tek amacım denizin üzerindeki delilikti. Derken balkonlardaki tentelerin uçuşması ve rüzgarın şiddetini arttırması, birşeylerin uçması, devrilmesi, hayatımda içinde bulunduğum en şiddetli fırtınayı belgeleme fırsatı yakaladım. Olaydan 20 dakika sonra biri gelse, ortalık günlük güneşlik, heryer kuru, ama etraf savaş alanı gibi. Ne oldu deprem mi oldu? diye sorarlar. Hayır bir fırtına vurdu bizi. Ne olduğunu bilemeden, çaresizce, bir tokat gibi…

    Günlük güneşlik bir hava, 20 dakikalık bir felaket ve tekrar hayat normale dönüyor, sanki hiç birşey olmamış gibi.

    Çatılar, bacalar, balkonlardaki tenteler herşey uçtu gitti, pencereler patladı, camlar kırıldı gitti, evlere su bastı, arabaların üzerine kiremitler düştü, felaketin seyrinde sokakta 10cm’lik bir su birikintisi vardı, rüzgar durdu, güneş açtı, arkadan sokağa sanki bir dere aktı, bütün tepelerin suyu aktı geldi, su 20cm olmuştu bir ara. Allah’tan deniz kenarında oldu bu olay, ya suyun akıp gidebileceği bir yer olmasaydı? Bu kadar ani su birikmesi ciddi bir sel felaketi ile sonuçlanabilirdi, suyun akma olanağı varken bile 20cm su içinde kalmıştı heryer. Acısını yaşayan bilir, 20cm birşey mi der ama benim için ciddiydi. Aslında ciddi olan fırtına zamanıydı. Bir tokat gibi… Ne yapacağını bilemiyor insan, bir güç seni ve etrafındaki herşeyi savurup atıyor. Ayakta durmak imkansız, Allah’tan bir can kaybı olmadı, yağmur başlayınca herkes evine girdi, zaten o sırada sokakta biri olsaydı görüntülerde de göreceğiniz üzere kafasına birşey düşmemesi büyük bir şans olurdu. Allah korumuş herkesi…

    Hele o karşı taraftaki balkonun çatısı, Allah korusun birinin üzerine düşseydi… Aniden… Ne acı…

    Fırtına sırasında bizim balkon rüzgarın şiddetine ters yöndeydi, yine de evin içerisinden çekim yaptım çünkü etrafta mermi gibi uçuşan cam parçaları, kiremitler, balkonlardaki eşyalar…vs vardı. Ters yönde olmama rağmen balkonda durmak çok zordu, uçup gidebilir insan… Zararın ne boyutta büyük olduğunu farkedemiyorsun önce, görüş alanım sadece ön balkondu, diğer cephelerden çekim yapmam imkansızdı. Anca fırtına şiddeti azaldığı zaman bakabildim, zaten o zaman gördüm bir çok bacanın devrildiğini. Sonra herkes aşağıya indi, arabasına baktı, aparmanlara dolan, balkonlarına dolan suyu boşaltmaya başladılar. Depolardan eşyalar çıkartıldı… İnsanlar yakınlarını aradı ama dünyanın buradan haberi yoktu. Neredeyse sadece bizim siteye vurmuştu bu tokat. Çünkü arkamızda fabrika var ve büyük bir arazi, rüzgarın vurduğu ilk yapı biz olduk. Bizden sonra 2-3 sokaklarda sadece şiddetli bir yağmur anısı vardı. Biz ise fırtınayı yaşadık. İnanılmazdı. O gün Şehnaz mesaideydi, ben de hemen onu aradım, hiç birşeyden haberi yok, inamadı da, hele denizden çıktık ardımızdan fırtına patladı dediğimde daha da telaşlandı. Ya yetişemeseydik?…

    Twitter’dan bir twit attım. Sağolsun bir kaç arkadaş aradı sordu, “-iyi misiniz?” diye, sağol dedim, birşey yok. Ama korktuk tabi. Çaresizdik… Bir güç bizi silip atabilirdi. Yine twit’ime karşılık durumu soran arkadaşlarım oldu, DM’ler geldi, facebook’tan yorumlar geldi o an etrafı temizlemekten ve içeri dolan suları boşaltmaktan vakit bulup geri dönemedim. Sonra yorgunluktan ve belki de biraz korkudan uyudum kaldım. Cevap veremediğim arkadaşlarımdan özür dilerim. Bu video yaşadığım olayı biraz olsun anlatacaktır. Kimilerine göre basit gelebilir. Ama ben evlerin bile yıkılabileceğini düşündüm. Bundan sonra belki uzun bir süre şimşeklerden korkabilirim, bana fırtınayı hatırlatır. Bir tokat gibi…

    Fırtına dindikten sonra, herkes bir olup etrafı temizledi. Oradaki dayanışma mükemmeldi. Tek başına yaşayan yaşlı bir teyzenin evine gençler gitti, yaşlı çiftler tek tek dolaşıldı. O an evde olmayan herkes aranıldı. Komşusunu tanımayan bile tanıdı o gün, dedim ya bir tokattı. Biz o gün dayanışmayı öğrendik… Sonra denizde yüzen şezlong, şemsiye…vb plajda ne varsa alıp götürmüş, çöp kutularında evlerden atılan kırılan eşyalar, saksılar, sandalyeler, masalar kaldı anı olarak. Şimdi ise camcının, çatıcının, bacacının günü. İyi iş çıktı bizim siteden :D

    Bir Tokat Gibi: Fırtına from Can Paçacı on Vimeo.

     
    • Eray 00:54 on 14 Ağustos 2012 Permalink

      Can abi büyük geçmiş olsun. Video gerçekten anlatmış yaşanan olayları.. Tekrardan geçmiş olsun.

  • admin 12:36 on 18 June 2012 Permalink | Reply
    Tags: ayna, Bianchi, , bisiklet alırken dikkat edilmesi gereken konular, bisiklet markaları, bursa bisiklet, Carraro, fren, hidrolik disk fren, Kron, mekanik disk fren, pabuç fren, Salcano, Sedona, sele, V fren   

    Kron XC 250 

    Bir önceki yazımda neden bisiklet almam gerektiğini anlattım.

    Yaptığım araştırmalar sırasında, Carraro, Sedona, Salcano, Bianchi ve Kron markasının modelleri arasında çok dolaştım durdum. Bu markaların profesyonel serinin başlangıç sınıfında çok güzel modelleri var. Tabi tam profesyonel seriye baktığımızda bir bu kadar marka daha ekleniyor listeye. Onlara her ne kadar özensem de bütçe olarak buna hazır değilim.

    Salcano kalite kontrolsüz ürünleri piyasaya sürdüğü için çok baş ağrıttığını duydum
    Bianchi ise aynı özelliklerdeki diğer bisiklerden biraz daha pahalı. Marka parası vermek istemedim.
    Sedona, Carraro ve Kron hakkında ise internetten övgü ile bahsediliyordu.
    Ama en çok alkışı Kron alıyordu. Kadroya verdikleri garanti insanı cezbediyordu.

    (More …)

     
    • Fatih 13:09 on 02 Ağustos 2012 Permalink

      Selamlar, Kron xc250′nin maşasında kilitlense bile kullanım sırasında 1-2 cm veya daha fazla esneme olduğu söyleniyor forumlarda, böyle bir şey yaşadınız mı hiç?

    • tolg 12:42 on 01 Eylül 2012 Permalink

      Yazını okudum 500tl kron xc250 satılıyor almayı düşünüyorum.İnş. hayırlı olur.

    • Hasan 18:25 on 28 Eylül 2012 Permalink

      bisikleti alalı ne kadar oldu ? Kaç km desiniz ve hala memnun musun hocam

    • admin 18:29 on 28 Eylül 2012 Permalink

      Bisikleti yazının tarihinden bir gün önce yani 17 haziran 2012 de almıştım. Tahminen 300km yol yaptım. Ve hala memnunum. Ama ilk değiştirmek istediğim şey vites olacak gibi. Onun haricinde hafifliği, sağlamlığı ve fiziğime uyumu çok iyi.

    • hüseyin 11:28 on 24 Ocak 2013 Permalink

      frenler v mi md mi

    • cenk 21:31 on 17 Nisan 2013 Permalink

      merhaba..
      bende 1 aydır araştırmadıgım marka bisiklet kalmad…
      profesyonel kullanan arkadaşlarım var..ama hepsi farklı marka kullanıyor..
      her kullanıcıya göre değişiyor model seçmek…
      herkesin kilosu,zevkleri ayrı tabi…
      bende profesyonel arkadaşlarımı dinledikten sonra…
      tabi ki ilk tercih Bianchi oluyor hep..Bianchi spped 1000/2000/4000 modelleri ile Kron xc250 arasında kaldım…
      ama fiyat ve kalite olarakta Kron hemen hemen aynı diye düşünüyorum…
      ama tercihimi kron dan yana kullanmak istiyorum artık…yorumlarınızı okudukça…
      henüz daha bisiklet almadım..
      90 kiloym..1:80 boyum var…bisiklet kullanmayı seviyorum…
      bana daha çok zevk vermesi ve beni yormaması için ilk profesyonel olarak adım atmak istioyorum…
      yardımlarını ve yorumlarınızı bekliyorum..
      yardımcı olursanız sevinirim…

    • Bekir BAKAÇ 16:08 on 13 Ocak 2014 Permalink

      Klavyenize sağık, güzel bir şekilde bisiklet dünyasına adım atanların ortak sorunlarını ve karşılaştıkları durumları çok iyi anlatmışsınız.Bende bir Kron xc250 md kullanıcısı olarak sizin saydığınız yollardan tek tek geçtim ve ensonunda Kron aldım.
      Kafa karışıklığına,site site gezmeye gerek yok yaşayacağınız şeyler bu makalede yazıyor.Herkesin aynı zorluğu yaşaamasına gerek yok makaleyi okuyun aklınızda bir şeyler canlanmaya başlayacaktır zaten…

    • sinan can 10:47 on 19 Haziran 2014 Permalink

      Merhaba aynı modeli kullanıyorum yeni aldım. Ancak şöyle bir sorunum var. Örneğin yüksek viteste giderken pedalı bırakıp tekrar bastığım boşa dönüyor bunun nedeni ne olabilir.

  • admin 12:35 on 18 June 2012 Permalink | Reply
    Tags: , , doğa yürüyüşü, fazla kilolar, sağlık, , yüzmek   

    Bisiklet – Yürüyüş – Yüzmek 

    Blogumda ve hayatımda yeni bir kategori açmanın zamanı geldi: “Bisiklet

    3-4 aydan beri bisiklet almak için araştırmalar yapıyorum. Cep telefonu, televizyon…vs gibi teknolojik şeyler alırken bile bu kadar zorlanmamıştım. Bisiklet kullandığım son zamandan günümüze kadar bisiklet dediğimiz mevzu o kadar gelişmişki. En ufak parçasında bile inanılmaz teknoloji yatıyor. Hal böyle olunca yeni bisiklet teknolojilerinden bir haber olarak fazlaca araştırma yapmak zorunda kaldım. Yüzlerce forum gezdim, onlarca makale okudum.

    (More …)

     
  • admin 12:54 on 25 May 2012 Permalink | Reply
    Tags: cms, herkobi, ücretsiz cms   

    Türkiye’de Ücretsiz Sunulan Proje Geliştirmek mi? 

    Bülent Sakarya‘nın projesi olan herkobi.com‘u artık duymayan kalmamıştır herhalde. Artık her kobinin web sitesi olacak sloganıyla yola çıkalı 6 ay kadar oldu. Şu anda yaklaşık 200 web sitesinde kullanılan ve tamamen ücretsiz olarak dağıtılan bu cms sistemini ben de bir kaç müşterimin kurumsal sitesinde kullanıyorum. Diğer bir çok CMS yazılımı gibi, herkobi yazılımı da sürekli gelişmek zorunda. Bir kobinin kolayca kurulum yapıp, kendi ihtiyaçlarına göre kurumsal sitesini oluşturabileceği bu ücretsiz yazılımın gelişme aşamalarını ben de yakından takip ediyorum. İlk versiyonu bile gayet doyumsuz olmasına rağmen, her proje gibi kullanıldıkça eksikleri, fazlaları, ihtiyaç duyulan yerleri açığa çıkıyor. Bülent Sakarya ve ekibi bu geri dönüşlere göre ve kendi belirledikleri kilometre taşlarına göre gayet sağlam ve emin adımlarla kusursuz bir sisteme doğru, her kobinin ihtiyaç duyacağı ve her şeyi karşılayabileceği bir sisteme doğru ilerliyor.

    Bu projenin tanıtımının yapıldığı bir forum sitesinde bugün bir yorum yapıldı. Bu yoruma bu proje ile takip etmek dışında hiç bir bağım yokken çok sinirlendim ve cevap yazmaya başladım. Aslında sinirlenme sebebim tamamen kişisel. Çok şey birikmiş içimde. Yazdığım cevap uzadıkça uzadı, içimde ne çok şey varmış arkadaş. Göndermeden önde Bülent’in okumasını istedim, çünkü coşmuşken projeye zarar verebilecek bir şey söylemiş olabilirim diye bir kontrol etmesini istedim. Çünkü o yorumu yapan kişi, vereceğim cevaba karşı kesin tartışma çıkartabilir. Zaten o forum sitesi de bu duruma için gayet müsait. Projenin tanıtıldığı konuda böyle bir tartışmanın doğmasını öncelikle ben istemedim ve cevabımı bloguma taşımaya karar verdim. Bunun bir diğer nedeni ise içimde dolan bu kadar fazla kelimeyi siz değerli takipçilerimle de paylaşmak istedim. Herkes kendine pay çıkartabilir ve projesini ücretsiz olarak sunmak isteyen kişilere de belki yardımı dokunur.

    Bu yorum ve benim cevabımı okumadan önce sizin “ücretsiz yazılım” nedir hakkında bilgi sahibi olduğunuzu varsayıyorum. Ücretsiz yazılım terimi hakkında tartışmaya açık bazı yorumlarım olabilir, bir gelir modelinden tutun da, kosgeb desteğine kadar binlerce tartışma çıkabilir içinden. Varsın, bu blogta tartışalım. Zaten uzun olan cevap metnimi bu giriş cümlesi ile daha fazla uzatmadan yorum sahibi arkadaşa değerli fikri için teşekkür ettikten sonra copy + paste aşamasına geçelim.

    (More …)

     
    • hakan turkkusu 19:11 on 25 Mayıs 2012 Permalink

      ağzınıza sağlık, klavyenize kuvvet…

    • Serkan 09:49 on 27 Mayıs 2012 Permalink

      Çok güzel ve isabetli yazmışsınız, elinize sağlık. 1993′ten beri amatör, 2000 yılından beri profesyonel olarak yazılım yapıyorum, yukarıda anlattığınızın tersini ispatlayacak bir davranışı ya çok az gördüm ya da hiç görmedim. Kültür olarak, yapılan işin tamamına bakmadan doğrudan en kötü tarafını, %1′lik kısmını oluşturuyor olsa bile, söylemeyi, üstelik yapan kişinin “takdir edilmek” gibi doğal bir hakkı olabileceğini düşünmeden en sert şekilde dile getirmeyi marifet sayıyoruz. Bir de “böyle davranmazsan şımarır, iş yaptıramazsın” diye de, kulağa küpe olacak tavsiyelerde bulunuyoruz. Emeğe saygı istiyoruz ama emeğe saygı göstermek aklımızdan bile geçmiyor.
      ….
      Neyse, sizin de söyediğiniz gibi yorum olarak değil de uzun bir blog yazısı olarak yazılabilecek çok “ilginç” özelliklerimiz var. Yazınız çok güzel, teşekkürler.

    • Fazlı 11:41 on 08 Haziran 2012 Permalink

      Ellerin dert görmesin güzel bir yazı olmuş @Can…

    • Volkan 12:38 on 08 Haziran 2012 Permalink

      Çok güzel özetlemişsin durumu Can ellerine sağlık. Ordan burdan içerik çalıp forumlara gönderen, kendi bloglarında paylaşan ve altına “emeğe saygı” diye eklemeyi de unutmayan bir toplumun parçasıyız. İşte yapılan her ücretsiz servisin/projenin bu gibi adamlara hizmet edeceğini, bu adamların kullanacağını unutmamak lazım. Ama yine de tüm bunlara rağmen yapılmak istenen o güzel şeylerden vaz geçilmemeli diye düşünüyorum

    • nurkan 14:10 on 08 Haziran 2012 Permalink

      Ücretli ya da ücretsiz bir proje üretilmeden önce gelir gider analizinin iyi yapılması gerekir. Facebook bugün dünyanın en büyük sosyal paylaşım portalıysa bunun en bariz görünen nedeni ücretsiz hizmet vermesidir. Ama dünya devi olan facebook bile eğer kendini geliştirmezse 2020 yılında batabilir diyor uzmanlar.

      Türkiyede ve dünyada aslında değişen fazla birşey yok hizmet sektörü zordur ama ihtyaçtır. Ama ilk başta dediğim gibi projeye daha girişmeden fizibilitesi doğru yapılmalı yoksa sonu hüsran olur. Bugüne kadar onlarca proje üretip sadece 2 tanesini satabildik.

      Büyük Parantez arası size çok küçük bir hesap çıkarayım.

      ( Bir firma kurmak için gereken nakit para haricinde aylık gidecek olan masraflarınızı yazalım.

      Kiralayacağınız ofis için mevkiye göre değişmekle birlikte aylık ortama……… 500 TL
      Bağkur gideriniz…………………………………………………………………………………………….300 TL
      SSK Primi (sadece 1 arkadaşınız veya ortağınız için) ………………………………….300 TL
      Elektrik ücreti…………………………………………………………………………………………………150 TL
      Doğal gaz ve su ……………………………………………………………………………………………150 TL
      Adsl ……………………………………………………………………………………………………………….70 TL
      Sunucu Hizmeti ……………………………………………………………………………………………150 TL
      Stopaj vergi vs……………………………………………………………………………………………….50 TL

      Toplam…………………………………………………………………………………………………………. 1670 TL

      Reklam giderleriniz maaşlarınız ve vergiler hariç hizmet sektöründe kdv %18 üzerindedir.

      Ben bu gideri minumum olarak hesapladım ve kendi şirketim için 1 – 2 kalem hariç hepsinin 3 katını ödüyorum. )

      Firma olarak bu projeye benzer bir projemiz bizim de var ama ücretsiz yönüyle değil. Kobiler için biz de bir web paketi oluşturduk yönetim panelinin kullanımı çok kolay olan kobilerin ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayan bir web paketimiz var fakat ücretsiz değil.
      Gelelim neden ücretsiz hizmet vermediğimize;

      Ücretsiz proje üretseydik wordpress ve joomla gibi opensource dünya devleriyle rakip ilan edilirdik.
      Bizden hizmet isteyenlerle aramıza bir duvar çekmek zorunda kalırdık.
      Gelir elde edemeyeceğimizden sistemi geliştirmekte sıkıntılar yaşayabilirdik.
      Bir reklam bütçemiz olmazdı.
      Ücretsiz verilen hizmetin değeri olmaz ( tecrübeyle sabit ) bu nedenle 2. sene müşterilerimizin yarısı köpük gibi erir ve o müşterilere ertesi yıl ulaşamazdık.
      Eğer projeyi satmak istersek bize üye sayınızı değil 3. sene bizle devam eden müşteri sayısını soracaklarından 3 senede elde ettiğiniz gideri karşılamayacak bir fiyata satabilirdik.

      Sözün kısası ücretsiz bir proje geliştirmek eğer bir hobi ve asıl geçim kaynağınız olmayacaksa sorun değil. Ama Eğer ciddi anlamda bu projeye bel bağladıysanız proje için belli bir birikim gerekiyor.

      Bizim sattığımız web paketi wp veya joomlada bulunan eklentilerin belki 10 da 1 bile yoktur. Belki değil kesin yoktur. Tasarım olarak opensource csm sistemlerinin yarısı kadar esnek değildir. Hem de ücretli ama biz müşterinin gereksiz bir sürü eklentiyle kafasının karışmasına izin vermiyoruz yani basitiz ve biz sistemden çok müşterinin ihtiyaçlarını karşılayan hizmet satıyoruz , her aradığında destek alabileceği güvendiği bir ekiple karşılıyoruz.

      Ücretsiz yazılım üreticilerini bize yeni müşteriler kazandırdıkları için seviyor ve destekliyoruz. iyi şanslar…

c
compose new post
j
next post/next comment
k
previous post/previous comment
r
reply
e
edit
o
show/hide comments
t
go to top
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
cancel